Çevirmen: Mesleki Sorumluluk Sahibi Kişi

 

 

Sabri Gürses

 

Atasözleri de bir tarihselliğe sahiptir ve güncel her kullanımlarında bu tarihselliğin güncel sorunu yanlış tanımlaması tehlikesi de beraberinde gelir. "Elçiye zeval olmaz" sözü, uzmanlaşmış çevirmenlerin nadir olduğu, dil bilgisinin kitlesel eğitimle yayılmadığı zamanlara ait bir söz. Bunun güzel bir kullanımı, Ezel Akay'ın Hacivat ile Karagöz adlı tarihsel filminde sergileniyor. Çevirmen Hacivat, sırf dil bilmesi ve kaynak metinleri herkese istedikleri şekilde "çevirmesi" nedeniyle hayatta kalıyor, hayatını bu çevirmenlikle kazanıyor. Bu açıdan, daha en baştan, günümüz toplumunun, modern ya da hiper-modern toplumun ifade özgürlüğü sorununu ele alırken,  geçmişin seçkin, özel eğitim almış kişileri için kullanılan bir sözü doğrudan kullanmanın hatalı olabileceğine dikkat çekmek gerekli.

Önce üzerinde durduğumuz zemini belirleyelim. "Çevirmen çevirdiği metin nedeniyle yargılanmamalı," dediğimizde, hemen şu soruyu sormak zorundayız: "Peki çevirmen ne için yargılanmalı?" Eğer mesleki kararları yüzünden yargılanamıyorsa, çevirmen ne için yargılanabilir? İnsan olarak mı? Modern hukukta bunun bir tanımı yok, insani özellikleri yüzünden biri yargılanamaz, "ikiyüzlü, kıskanç vb." olduğu için kimseye dava açılamaz. Bu özellikler başkalarına zarar verecek eylemlere dönüştüğü zaman dava konusu oluşur. Çevirmen de, kuşkusuz, mesleki uygulamaları yüzünden yargılanacak. Yayınevi çeviriyi geç teslim ettiği, çeviride tahrifat yaptığı için çevirmene dava açabiliyorsa, herhangi bir devlet ya da o devlete bağlı olarak yaşayanlar da çevirmene çevirisinin yol açtığı zararlar nedeniyle dava açabilir.

Fakat bunu doğrudan yapamayacağını hatırlatmak zorundayız. Çünkü dava konusu edebileceği şey, bir yayınevinin satışa sunduğu üründür. Dolayısıyla sorumluluğu nedeniyle öncelikle yayınevini suçlaması gerekir. Yayınevi çoğalttığı üründen birincil sorumludur. Çevirmenin işini üstlenmiştir, kitap için sorumsuz olduğunu, çevirmenin suçlanması gerektiğini söyleyemez. Bu yüzden ikinci belirleme de bu olmalıdır: herhangi bir yasal düzenleme hatası nedeniyle, çevirmeni yargı konusu yapmak mümkün oluyorsa, yayınevinin buna karşı çıkması, sorumluluğu üstlenmesi gerekir. Üstlenmediği durumda, kendisinin mesleki gereklerini yerine getirmediği, yayınlayıp çoğalttığı eseri denetlemediği, haksız ticari kazanç beklediği anlamı ortaya çıkar.

Kanımca, bugün karşımızda olan sorun, tam olarak bir ifade özgürlüğü sorunu ya da çevirmenin yargılanması sorunu değil. Asıl sorun, Türkiye'nin hukuki düzenlemesinin fazlasıyla düzensiz olması; güncel, yeni gelişmeler karşısında, artan uluslararası ilişkilerin doğurduğu sorunlar karşısında yetersiz kalmasıdır. Örneğin, Türkiye'de bazı anti-semit metinler yasal bir engelle karşılaşmadan yayınlanıyor, ya da bazı metinler anti-semit olmadığı halde böyle bir sunumla yayınlanıyor. Bu yayınların yargıya götürülmemesine bakarak, bu konudaki düzenlemelerin olsa bile kullanılamadığını söyleyebiliriz. Ama her koşulda, bu tür metinlerin yayıncılığı ya da çevirmenliğinin yasal zeminde ve mesleki açıdan savunulabilir olduğunu söyleyemeyiz; anti-semit bir metni çeviren her çevirmen çevirisinin anti-semitizme katkıda bulunmasının sorumluluğunu taşır. Kavgam'la ilgili 2006 tartışmaları, Siyon Protokolleri, Beynelmilel Yahudi gibi kitaplar, İsrail devletine yönelik taraflı yayınlar bu çerçevede hatırlanabilir.

"Çevirmen yargılanması" olarak Çevbir'in ele aldığı örnekler, şimdilik politik alanda gerçekleşiyor. Politika insanın kolayca taraf seçebildiği bir alan. Yargı örneklerinde çeşitli insanların haksızlığa uğramasıyla ilgili çeviriler söz konusu olduğu için, karar vermek daha da kolay oluyormuş gibi görünüyor. "İfade özgürlüğü" temel bir hak, dolayısıyla bu çerçevede çevirmenlerin yargılanmaması gerektiği öne sürülebiliyor.

Fakat son birkaç ay içinde gündeme gelen, uluslararası bir başka toplumsal olgu, bu yaklaşım üzerinde tekrar düşünmeyi gerektiriyor. "Çocuk pornosu" başlığıyla gündeme gelen bu olgu, basında, internet ağırlıklı olarak, mağdurlar ve suçlular açısından çok geniş bir şekilde ele alındı. Fakat çoğu kimsenin üzerinde durmadığı bir şey var: porno çevirileri.

"Porno" adıyla andığımız "seks ticareti sektörü" Türkiye'de ortaya çıkmadı, Türkiye bunu başka ülkelerdeki örneklerle, taklit ve çeviri yoluyla aldı. "Çocuk pornosu" ile ilgili haberlere bakılırsa, bu sektörde, internet çerçevesinde çalışan kişilerin, genel olarak iki şekilde çalıştığı görülüyor: ya yabancı bir şirketle ilişki kurup temsilcilik alıyorlar (tıklama başına para alma sistemi), ya da yerli bir şirket kurup uluslararası pazara çalışıyorlar (görüntü satışı yapıyorlar). Her iki şekilde de, bu alanda bir veya birkaç yabancı dil bilen yerli bir aktörün söz konusu olduğu kesin.

Porno siteler konusunda Türkiye'de bir internet denetimi yok denecek kadar azdı. Bunlar başlangıçta çevirisiz olarak geliyorlardı, "linkler, görüntülü reklamlar" olarak. Sonra çevirileri başladı. Bu reklamlar çevrildi kısmen. Pornografik hikayeler çevrildi, uyarlandı. Bu uyarlamalarda çok ilginç olgular da görüldü: yabancı seks hikayelerinde tamirci gibi modern bir figür varken, yerli uyarlamalarda akraba gibi ürkütücü bir figür ortaya çıktı. Her koşulda çeviri ve uyarlama söz konusu: porno, iyi ve kötü çeviriler yoluyla yerelleştirildi.

Şimdi şöyle bir durum düşünelim. Bir çocuk pornosu söz konusu olsun. Türkiye'de yapılmış olsun ve birisi, çeviri yaptığı için çevirmen olarak adlandırılan birisi, bu pornonun metnini İngilizceye çevirsin. Ya da tersi, yurt dışında yapılmış bir porno ürününü Türkçeye çevirsin. Bu çevirmen yargılanmamalı mı? Bu çevirmen yaptığı işten sorumsuz sayılmalı, hatta kendisinin sadece bir işçi olduğunu belirttiği için suçsuz mu sayılmalı? Hatta bu fikri daha ileri götürelim, varsayalım ki bu "çevirmen" pedofilinin görece serbest olduğu bir ülkede çekilmiş bir filmi, bir metni çeviriyor ve bize, bunun insani bir hak, bir ifade özgürlüğü olduğunu iddia ediyor (Hollanda'da pedofillerin bir derneği var ve yasal yaş sınırının 12'ye düşürülmesi gerektiğini savunuyorlar). Bu durumda bu çevirmenin çevirisini serbestçe yapma hakkını, ifade özgürlüğünü, sorumsuzluğunu savunacak mıyız?

Böyle bakıldığında, çevirmenin haklarını daha belirgin bir tanıma kavuşturarak savunmamız gerektiği anlaşılıyor. Hangi çerçevede, hangi hukuk ve toplumsal anlayış içindeki haklar? Bu açıdan Alev Bulut'un "Tercümana Hiç mi Zeval Olmaz?" adlı yazısında verdiği örnek çok yerinde bir örnek; çevirmen bir metni olumlamasa da, sadece amacı nedeniyle çevirebilir ve bu durumda çevirmen verdiği kararın sorumluluğunu üstlenmiştir, yargıyı da göze almıştır, çünkü bir karar vermiş ve uygulamaya geçmiştir. Çevirmenin yargılanmadığı değil, bütün insanların doğal insani hakları nedeniyle hukuki sorunlar yaşamadığı, insani hakların çiğnenmediği bir durum savunulmalı.

Ayrıca, çevirmenin yargılanmamasını yayıncının ve editörün de yargılanmamasıyla birlikte savunurken, gözden kaçırılan bir nokta var. Yayıncı her koşulda ticari ve politik bir karar bileşenine göre hareket ediyor, bunun sorumluluğunu üstlenmiş olmalıdır. Ticari sorumluluğu zaten daha en baştan ticari kurum kurarak üstlenmiştir. Bu da beraberinde diğer hukuki sorumlulukları getirir. Onunla birlikte çalışan editörün alanının da özenle tanımlanması gerekir.

Ayrıca bir örnek, yayıncının bilinçli ve planlı bir çalışma içinde olduğunu açıkça gösterir kanısındayım. "Balkanların Ölüm Tarlalarında Yürürken" adlı bir yazısında, birçok ifade özgürlüğü davasında yargılanan yayıncı Ragıp Zarakolu, ilginç bir şey dile getiriyor. John Reed'in Balkan Savaşları adlı kitabını yayınlamayı istediğini, ama onu yayınlama işini başka bir yayıncıya bıraktığını söylüyor:

 

"Kadim dostum Fahri Aral'dan yıllardır aradığım "Balkan Savaşları" kitabının Fransızca baskısını bulmuştum birkaç yıl önce. Pencere Yayınları editörü dostum Mustafa Erdoğdu da İngilizce eksik bir edisyonunu bulmaz mı? Sonunda eksiklerin Fransızcadan tamamlanarak, kitabı Muzaffer'in yayınlamasını kararlaştırdık. Attila Tuygan da baskıya hazırladı. Ama kitabı kıskanarak bıraktığımı itiraf ediyorum."

 

Şimdi, bu yazıda adı geçen Pencere Yayınları sahibi ve editörü Muzaffer Erdoğdu da, çevirmen ve editör Atilla Tuygan da, zaten, şu anda önümüzde olan davalarda yargılanan kişiler arasındadır. Zarakolu, burada açık bir şekilde, dava konusu olabilecek başka kitaplar yayınlama (John Reed'in kitabıyla Ermeni sorunu arasında bir bağ kurmaktadır) sürecinin özel bir karar sürecinde gerçekleştiğini dile getiriyor; yayıncının sorumluluk üstlendiğini ve karar verdiğini anlatıyor. Peki çevirisi yapılan, yapılacak bu eserler için çevirmen de aynı karar sürecinden geçmekte midir; çevireceği eseri aynı şekilde seçmekte, yargıyı göze almakta mıdır? Eğer böyleyse, çevirmenin hukuki düzenlemelere bile bile karşı geldiği bu durumda, çevirmenin sadece mesleki kimliği nedeniyle yargılanmaması gerektiğini söyleyebilir miyiz? Bunu yaparsak, burada savunduğumuz şey, çevirmenin mesleki hakları mıdır, yoksa kişisel ve politik kararları mıdır?

 

Çevirmenin yargılanabilmesini sağlayan, yayıncının sorumluluğuyla çevirmenin sorumluluğunu eş gören, onları sanki ticari ve mesleki statüleri eşit taraflarmış gibi ele alan hukuki düzenlemelerin değiştirilmesi, güncellenmesi gerekiyor. "Çocuk pornosu" örneği bize bu konuda iyi bir perspektif sağlıyor. "Çocuk pornosu" uluslararası hukuk açısından suç olduğu için, böylesine acil ve kökten tedbirler alma yoluna gidildi; operasyonların neredeyse tamamı uluslararası koordinasyon içinde yürütüldü. Fakat sözgelimi "Ermeni sorunu" konusunda uluslararası hukukta bir suç durumu yok, tersine uluslararası kamuoyunun görüşüne bakılırsa, Türkiye'deki durum bir bakıma suç teşkil ediyor. Bu yüzden de kaotik bir manzara ortaya çıkıyor.

Çevbir, kanımca, ifade özgürlü ve çevirmenin mesleki hakları konusuna, bu kaotik ve aşırı politik manzara içinde, daha kesin tanımlarla, çevirmenin karar ve sorumluluk alanını daha belirgin tanımlayarak yaklaşmalıdır; meslek birliklerinin uluslararası hukukla ulusal hukukun örtüşmediği, yerel hukuki düzenlemelerdeki belirsizlikler nedeniyle karışıklıklar yaşandığı durumlarda daha temkinli davranması daha verimli sonuçlar getirebilir. Yayıncı, editör ve çevirmenin ticari ve politik çıkarları, her zaman örtüşmeyebilir; araştırmaların gösterdiği gibi, intihal yayıncılığı örneği de bunu oldukça net bir şekilde ortaya koyuyor; bu nedenle, çevirmenin mesleki haklarını, yaşam güvencesini öncelikli sayan bir meslek birliğinin bu hakları daha kesin tanımlarla savunması gerekiyor.

 

 

Kaynakça:

Alev Bulut, "Tercümana Hiç mi Zeval Olmaz?" www.cevbir.org, http://www.cevbir.org/hicmizeval.html

Ragıp Zarakolu, "Balkanların Ölüm Tarlalarında Yürürken," www.koxuz.biz, 4 Aralık 2006, http://www.koxuz.biz/index.php?option=com_content&task=view&id=1272&Itemid=127 .

"Hollanda'da 'pedofili partisi' seçime katılacak", Birgün, 18 Temmuz 2006, http://www.birgun.net/index.php?sayfa=72&devami=23539#haber_basi .

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright©2006 Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği