TERCÜMANA HİÇ Mİ ZEVAL OLMAZ?

 

 

Alev Bulut

 

7-8 Aralık günlerinde İstanbul Üniversitesi’nde düzenlediğimiz “Çeviri Etiği Toplantısı”nın özellikle “İfade Özgürlüğü ve Çeviri” konulu bildirilerinin değerlendirmeleri henüz sıcakken düşünce ve duygularımı paylaşmak istedim. ÇevBir sitesi bu paylaşım için en uygun yer benim için. Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği ve Çeviri Derneği üyesi, çeviri araştırmacısı ve eğitmeni kimliklerini taşıyan bir çevirmenim. Meslek Birliği’ne üyeyim, çünkü çevirmenim. Dernek’e üyeliğim de çevirmenliğimle eğitmenliğimin bir arada getirdiği bir karar. Mesleğimin, mesleğimizin saygınlığının artmasını ve geleceğini eğitimde gördüğüm için üniversitede yaptığım işe inanıyor ve gururlanıyorum, eminim benim gibi çeviri bölümlerinde ders veren, öğrenci yetiştiren, deneyimi bilgiyle harmanlayan onlarca öğretim görevlisi-çevirmen gibi.

 

Peki neden karışık duygular içindeyim? Birden fazla kimlik taşıdığım için mi? Yani eğitmen kimliğimle öğrencileri mesleklerine donanımlı ve inançlı bir biçimde hazırlarken, çevirmen kimliğimle gördüklerim, yaşadıklarım o inancı zedeleyebildiği için mi? Çevirmen kimliğimi hep koruduğum, önemsediğim ve o bakış açısından bakmayı bildiğim halde bazen çeviri ve çevirmenlikle ilgili düşünce ve ifadeler kafamı karıştırdığı için mi? Galiba en çok çevirmen haklarını ifade özgürlüğü bağlamında savunan her metne destek verdiğim halde içeriklerinde çevirmene “hiç” zeval olmazmış gibi bir ifade yer aldığı ve bu çoğunluk tarafından da onaylandığı için galiba.

 

Çevirmenlerin ifade özgürlüğü kapsamında yargılanmaları ya da yargılanmamaları, sorumlu ya da sorumsuz sayılmaları kuşkusuz hukuksal bir konu. Şu anda geçerli olan yasa ve düzenlemeleri beğensek de beğenmesek de hukuk düzeni işleyecek, ta ki yeni düzenlemelere kadar. Meslek örgütleri de kuşkusuz çevirmeni koruyacak ama konuyu genelleyerek “yalnızca çevirmen değil yazar da, konuşmacı da düşüncelerini ifade ettiklerinde yargılanmasınlar” diyecek. Buralarda sorun yok. Sorun sanırım çevirmenin sorumluluk sınırını belirlerken çevirmenler olarak kendi kendimize düştüğümüz çelişkide. Bu çelişkiyi kendi penceremden birkaç açıdan bakarak kısaca yazmaya çalışacağım.

 

“Çeviri yolu ile yayınlanan bir yapıtın ya da çeviri yoluyla dinleyicilere, izleyicilere ulaşan bir konuşmanın metninde ifade özgürlüğü sınırlarını aşan bir suç unsuru bulunduğunda bu metinleri çeviren, yazılı, sözlü çevirmenler başkasına ait bir düşünceyi aktarmaya aracı oldukları için yargılanmasınlar” ifadesini bugün çevirmenlerin kolay ulaşacakları bir siteye koyup onay istesek yüzlercesi evet, doğru, ben de böyle düşünüyorum, diyebilir. Peki böyle deyip geçebilir miyiz? Ben hem “mesleğimin kabulünü ve saygınlığını” isteyip hem de “ben sorumlu değilim, yalnızca şeffaf bir arayıcıyım” diyebilir miyim? Daha bir metni, bir konuşmayı çevirme kararını aldığım anda işin içine girmiyor muyum? Metnin içeriğine ya da yayınlanma sürecine müdahale etmeyince de o sözde “şeffaf” rolümle ya sonsuza kadar susuyor ya da sonuna kadar sorumlu kalıyorum. Örneğin, Eylül ayında “ifade özgürlüğü için uluslararası dayanışma çağrısı” metninin İngilizce taslak çevirisini yapma kararı alırken de böyle düşünüyordum. Çeviriye katılmakla elbette çağrıyı onayladım ya da çağrıyı onayladığım için sürece katıldım. Bazen yalnızca maddi gelir karşılığı ya da belki baskı altında yapılan ve içeriğini onaylamadığımız çeviriler varsa onlar için de sürece katılmanın maddi ve manevi bedellerini yargılanmadan da ödemiyor muyuz? Ben uluslararası çağrı metnini çevirirken içeriğinde değişiklik yapmadım. Oysa yukarıdaki ifade, yani çevirmenin yazara yani kaynak metne “aracı” olduğu vurgusu orada da yer alıyordu. Ama asıl olan o metnin yazılış ve dağıtım amacıydı. İşte çeviriyi de, çeviri yapma kararını da o amaç belirlediği için ve her edim gibi çeviri de (çeviri yapma kararı da) bir amaca dayandığı için çeviri süreçlerinde farklı durumlarda, farklı amaçlarla yer alıyoruz. O zaman çeviriyi yapma kararıyla birlikte kendi konumumuzu da elbette belirliyor ve bir duruş seçmiş oluyoruz. Bunda da kaçınıp saklanacak hiçbir şey yok. Ama bence de hiçbir yazar ve çevirmen yazıp çevirdiklerinden, düşünüp söylediklerinden dolayı yargılanmasın.

 

Bitirmeden şu iki durumu birbirinden ayırmak istiyorum. Birincisi yazarın ya da konuşmacının düşüncelerini ideolojik bir çeviri ya da yayıncılık yaklaşımıyla değiştirerek yayınlayan bir süreçte çevirmenlik yapıyorsam, ideolojik çeviriyi ister ben yapmış olayım, ister yayınevi sonradan metni değiştirmiş olsun, sonuçta ortaya çıkan metinde suç unsuru varsa (bugünkü yasal düzenlemelere göre) bu ayrı bir konu. Yargıya gidebilen bir yönü var ideolojik çeviri ürünlerinin, o süreçte yer alınca, özgür kararımızla da yer alsak, kandırılsak, sözleşme imzalamadan emeğimiz üzerinde sonradan oynanarak metin bilgimiz dışında değiştirilmiş de olsa sonuçta yasaların belirlediği sorumluluk zincirine giriyoruz. İkincisi ise zaten bu yazımın ana konusu, her çevirinin, çeviri sürecinin, çeviri yapma kararının, dahası dil kullanılan her durumun içerdiği ideolojik katkı riski. Çevirmenin asla şeffaf olamayacağı ve çevirinin kaynak metnin birebir kopyası olmadığı, hatta öyle olursa işlevsiz kalacağı, işe yaramayacağı ve her edimin bir nedeni ve amacı olduğu gerçeği. Çevirmen olarak bildiğim, yaşadığım bu gerçeği çeviri kuramlarıyla da destekleyebildiğim için kafamın karışık olmaması gerekiyor. Ama başa dönersem çeviri ediminde çevirmenin sorumluluk derecesini açıklarken kolayca “çevirmen yalnızca bir aracıdır” dendiğinde kafam karışıyor. Bu yazının üzerine “iyi, güzel ama çevirmen yine de yalnızca şeffaf bir aracıdır” diyorsanız, yazışmaya devam edelim.

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright©2006 Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği