İfade Özgürlüğü ve Türkiye'de
Yayıncılık*
Nuri Ersoy
10 Nisan 2007
21 Mart tarihli The Independent
gazetesinde deneyimli Ortadoğu savaş muhabiri Robert Fisk
“Hakikat Yüksek Sesle Söylenmelidir” başlıklı bir makale
yazdı (bu yazının ekinde adı geçen makalenin tam çevirisini
bulabilirsiniz). Makalede, son kitabı “Uygarlık için Büyük
Savaş”ın Türkiyeli yayıncısı – Agora Kitaplığı ve sahibi
Osman Akınhay – sert biçimde eleştiriliyordu. Özetleyecek
olursak, Fisk’in kitabında 1915 Ermeni Soykırımı’nın
anlatıldığı “İlk Holocaust” adlı bir bölüm vardı. Osman
Akınhay, kitabın yabancı yayıncısı Harper Collins’e bir
mektup yazarak bu bölümün, Türkiye’de yükselen milliyetçilik
ortamında kendisi açısından risk oluşturduğunu söylemişti.
Bu nedenle, kitap satışa sunulurken basın kampanyası
yapmayacağını bildiriyor ve 301’den dava açılması halinde
Robert Fisk’in Türkiye’de yargılanmayı kabul ederek destek
vermesini istiyordu. Akınhay, bu çekincelerinin yayınevi ve
Fisk tarafından anlayışla karşılanmasını rica ediyordu.
Fisk, The Independent’taki
makalesinde, Türkiyeli yayıncısını korkaklıkla suçluyordu.
Hem kitabı yasadışı bir malzemeymiş gibi “sessizce”
yayımlamanın hem de olası bir dava için destek istemenin
çelişkisine dikkat çekiyordu. Robert Fisk, daha rahat
koşullarda yaşayan birisi olarak Osman Akınhay’a ifade
özgürlüğü konusunda fetva verecek durumda olmadığını kabul
ediyordu. Bunu karşın, Fisk’e göre sorun çok daha
derindeydi. Batılı haber ajanslarının bile konuyu örtbas
etme eğilimde olduğunu, Hrant Dink cinayetinin de gösterdiği
gibi soykırımın Türkiye’de resmi ideoloji açısından bir tabu
olduğunu ifade ediyordu. Fisk’in makalesi, tabuların
korunmasına ortak olmanın insanlığın ilerlemesine katkı
sağlamayacağı anlamına gelen bir cümleyle bitiyordu.
Agora Kitaplığı’nın “sessiz basın
kampanyası” ile neyi kastettiği ise, 30 Mart 2007 tarihli
Agos Gazetesi’nde “Yayınevi Beklemede” başlıklı
haberde yer aldı. Gazeteye verdiği demeçte Osman Akınhay
“[…] Türkiye’ye kitabıyla ilgili olarak gelmeyi çok isteyen
Fisk’le beraber bir promosyon kampanyası düzenlemek
istemiyoruz. Çünkü yapacağı açıklamalarla ve siyasal
duruşuyla aynı düzlemde değiliz” diyordu. Yine Akınhay’a
göre Harper Collins yayınevi, Fisk’in yazısından dolayı özür
dilemiş ve kitabın yayımlanma süresini uzatabileceklerini
söylemişti.
***
90’lı yıllarda Türkiye’de, yayıncılık
dünyası da dahil olmak üzere, genel olarak aydınlar başarılı
bir ifade özgürlüğü mücadelesi verdi. 90’ların ortasına
geldiğimizde cezaevlerinde 100’ü aşkın aydın, yazar,
gazeteci, yayıncı ve insan hakları aktivisti vardı. İnsanlar
yurtdışına gitmemiş ya da faaliyetlerini durdurmamış,
mücadele etmeyi tercih etmişti. Noam Chomsky’nin bir sivil
itaatsizlik eylemi olarak Batı’ya örnek gösterdiği bu
gelenek 2000’li yıllarda kayboldu. Herhalde bunun en açık
örneğini Hrant Dink’in katledilmesinde yaşadık. 2005-2006
yıllarında 301. maddeden yüze yakın dava açılması ve Orhan
Pamuk, Elif Şafak gibi ünlü isimlerin de kovuşturmaya
uğraması, ifade özgürlüğü hakkı etrafında bir dayanışma
örmek için fırsata dönüştürülmedi. Bir çok aydın dava
süreçlerini, diğer mağdurlarla ilişki kurmak ve bir
inisiyatif oluşturmaktan çok yurtdışından gelen heyetlerin
ve Avrupa medyasının desteğini kazanarak atlatmayı tercih
etti. Sonunda Hrant Dink yalnızlaştı, önce mahkum edildi,
sonra da katledildi.
Daha özel bir alan olarak yayıncılar da
hiç iyi bir sınav veremediler. Terörlü Mücadele Yasası (TMY)
çıkmadan yapılan birkaç etkinlikten sonra herkes kendi
yolundan gitmeyi seçti. Kimisinin yurtdışındaki çeşitli
lobilerle veya ifade özgürlüğüyle ilgili kuruluşlarla
ilişkisi iyiydi; onları devreye soktu. Kimisi de sadece
kendi yazarının davasına dönük bir kampanya yaptı ve bunu
bir satış başarısına dönüştürdü. Ama topluma ulaşma ve
kararlı bir duruşla yasaları değiştirmeye çalışma gayreti
ortama damgasını vurmadı.
Sonunda Robert Fisk’in sert biçimde
eleştirdiği örnekteki gibi yayıncılık dünyasında ifade
özgürlüğüyle ilgili ilkesel tutumların terk edilmekte
olduğuna ilişkin güçlü işaretler oluşmaya başlandı. Örneğin,
Fisk’in kitabıyla ilgili yaşananlar yayıncılar arasında
ciddi bir tartışmaya yol açmadığı gibi, Fisk’in
“Türkiye’deki koşulları anlamak istemediği ve biraz da
Avrupa-merkezli bir tutumla olup bitene yukarıdan baktığı”
şeklinde eleştiriler gündeme geldi. Ama kamusal bir tartışma
veya Agora’nın tutumuna dönük bir eleştiri bildiğim
kadarıyla hiç yapılmadı.
Agora Kitaplığı’nın Robert Fisk’in
Türkiye’ye gelmesini istememesi, ama kitabını basmakta da
ısrarcı davranması, muhalif yazarların eserleri üzerinde
hemen hiçbir denetime sahip olmayışının yarattığı boşluk
sayesinde mümkün olabiliyor. Yabancı dillerdeki kitapların
yayın haklarının verilmesi, yabancı yayınevleri veya
ajanslar tarafından kontrol ediliyor. Robert Fisk gibi
muhalif kişiler ise tepkilerini ellerindeki olanakları
kullanarak göstermekle yetinmek zorunda kalıyorlar.
Bir yazarın, kendi kitabının tanıtımı
çerçevesinde ifade özgürlüğü nasıl engellenir? Yazar ve
kitabı arasındaki ilişki nasıl bu kadar birbirinden
kopartılabilir? Yayıncıların temel bir insan hakkı olan
ifade özgürlüğü karşısındaki sorumlulukları – sanki söz
konusu olan siyasi bir örgütlenmeymiş gibi – nasıl “siyasi
duruşuyla aynı düzlemde değiliz” türünden bir açıklamayla
geçiştirilebilir.
Sanıyorum konuyu izleyenlerin anlamakta
en çok zorlandığı şey bütün bunlara karşın Agora
Kitaplığı’nın niçin başından beri “Uygarlık için Büyük
Savaş” kitabını basmak istediğidir. Yayıncılar genellikle
düşüncesini ve tavrını iyi tanıdıkları yazarların
eserlerinin telif haklarını alırlar.
Eğer resmi ideolojiye zarar verdiğiniz
için karşılaşacağınız riski minimize edebilirseniz, Agora
Kitaplığı’nın yaptığı gibi bu tür muhalif kimlikli kitapları
basabilirsiniz. Sorun kamusal alanda resmi ideolojiyle karşı
karşıya gelmeyi tercih edip etmediğinizdir. Tercih
etmiyorsanız, yayıncılık pastasında Kızılelmacı bölge
karşısında giderek küçülen ilerici yayınlar bölgesinden
kazanabileceğiniz dilimlerle yetinmeyi seçebilirsiniz.
Kitaplarını yayımlayacağınız yazarların dünya çapında
muhalif kişilikler olması da ilerici yayıncılık bölgesinde
size prestij ve imaj kazandıracaktır. Çağımız her şeyden
önce bir “imaj” ve “pazarlama” çağıdır ve Noam Chomsky,
Robert Fisk gibi aydınlar da yayıncılık piyasasının
çok-satma ihtimali yüksek “starları” arasındadır.
Arada bu tür tatsız gelişmeler olur.
Dünya çapındaki muhalif aydınlar bazen kitaplarında
Türkiye’yi de eleştirirler. Bunun getirebileceği riskten
kurtulmak için alınabilecek önlemlerden birisi doğrudan
kitabın sansür edilmesidir. Bildiğim kadarıyla Pınar
Yayınları ve Plan B Yayınları bu yolu tercih ettiler. Pınar
Yayınları 2002’de bastığı Noam Chomsky’nin “Yeni Askeri
Hümanizm” adlı kitabının çevirisinde Türkiye’de Kürt
sorununu tartışıldığı tam 24 sayfayı sansür etti ve kitaptan
çıkardı. Plan B Yayınları ise 2003’te yayımladığı “Noam
Chomsky ile İki Saat” adındaki söyleşi kitapta, Chomsky
tarafından halk sağlığını tehdit ettiği için eleştirilen iki
ilaç şirketinin adını kitaptan çıkardı, çünkü onlarla iş
ilişkisi içindeydi.
Bu örnek sayesinde, alınabilecek ikinci
bir önlemin de, kitabın yayımlanması, ama yazarının
görüşlerinin kamuoyunda geniş bir görünürlük kazanmasının
önüne geçilmesi olduğunu görüyoruz.
Türkiye’de muhalif okuyucu kitlesi zaten
giderek küçülüyor ve o kitle içinde iki veya üç bin “muhalif
içerikli” kitabın okuyucuyla buluşması resmi ideoloji
üzerine kurulan statükoyu pek tehdit etmiyor. Ama Robert
Fisk gibi gerçekten kararlı muhalif aydınların Türkiye’ye
gelip kitabını tanıtması statükoyu rahatsız edecek boyutta
bir gelişmedir. Bu tür aydınlar Türkiye’ye geldiklerinde
doğal olarak dünya ve Türkiye medyasının ilgisini
çekiyorlar. Görüşlerini geniş bir kamuoyuna ulaştırabiliyor
ve bir tartışma yaşanmasını sağlayabiliyorlar.
Sanıyorum Agora Kitaplığı, yazarın ifade
özgürlüğünü kısıtlayıp kitabını da piyasaya sunmaya
çalışırken statükoyu rahatsız etmemeyi, kamusal alanda resmi
ideolojiyle karşı karşıya kalmamayı tercih ediyor. Bu
nedenle, kamusal dengeleri sarsmadan marjinalleşen bir
bölgede sağlayacağı faydaları azamileştirmeye çalışıyor.
Ama bu tercih sadece Agora Kitaplığı’nın
sorunu değil. Türkiye’de hâlâ muhalif bir kimlik taşımak
isteyen, ama iddialarının arkasında durmadığı için halk
nezdinde inandırıcılığı gittikçe kaybolan ve marjinalleşen
daha geniş bir kesimin, ama özellikle aydınların sorunu.
***
İfade özgürlüğü konusunda yaşanan
ilkesizleşmenin ardındaki nedenleri anlamak için 2000’li
yıllarda Türkiye’de muhalif çevrelerin hareket tarzını
belirleyen dinamiklere bakmak faydalı olacaktır.
1990’ların Türkiye’si, dünyada o dönemde
yaşanan en ağır insan hakları ihlallerinden bazılarına tanık
oldu. Binlerce kişi kaçırılarak kaybedildi, faili meçhul
cinayetlerde öldürüldü, hapse atıldı ve milyonlarca Kürt
köylerinden büyük şehirlere tehcir edildiler. Bu dönemde
aydınlar da yoğun baskılarla karşılaştı. Bazıları öldürüldü;
diğerleri yurtdışına gitmeye zorlandı; çoğunun hakkında
onlarca dava açıldı ve hapse atıldı.
1999’da Türkiye’nin AB’ye aday üyeliğinin
kabul edilmesi yeni bir dönemi başlattı. Dikkatli bir
şekilde bakıldığında, aydın muhalefetinin 90’lı yıllardan
kitle tabanı daralarak ve yıpranarak çıktığı görülebilir.
2000’li yıllarda AB süreciyle birlikte aslında iki seçenek
oluşmuştu: Birincisi, 90’lı yılların hatalarına bakılabilir
ve güçlü bir sivil hareket oluşturmak için uzun vadeli bir
insan hakları, demokratikleşme ve çok-kültürcülük mücadelesi
başlatılabilirdi. İkinci seçenek ise, AB sürecine bir
kurtarıcı gözüyle bakmak ve derin devletin AB tarafından
hizaya getirilmesini beklemekti. Ne yazık ki, yoğun olarak
tercih edilen bu ikinci seçenek oldu. 2005-2006’ya kadar
süren bu “iyimserlik” döneminde, “hiçbir şey eskisi gibi
olmayacak” yanılsaması çok güçlü şekilde yaşandı. Sivil bir
muhalefetin devlet yapısını dönüşüme zorlamasına gerek
kalmadan AB baskısı Türkiye’yi demokratikleştirecekti.
2005-2006 yıllarında AB’nin Türkiye’ye
tam üyelik değil imtiyazlı ortaklık tanıması ihtimali
güçlendikçe, toplumsal bir sorgulamaya maruz kalmadığı için
gücünü koruyan rejim içindeki anti-demokratik güçler yeniden
baskıcı politikalara yönelmeye başladı.
Bugün aydın muhalefetinin – bazı
istisnalar dışında – neredeyse ortadan kalkmış olması, bu
tercihin bedeli olarak görülebilir. Muhaliflerin, Türkiye’yi
de içine alacağı varsayılan siyasi liberalleşme sürecine
aşırı bel bağlaması ve toplum tabanından koparak
marjinalleşmesi bugünkü duruma zemin hazırladı. Topluma
yönelik demokratik ve özgürlükçü tasarımların rafa
kaldırılması, yeniden baskıcı uygulamalarla karşı karşıya
kalındığında ilkesel tutumlardan büyük tavizler verilmesine
yol açtı.
Ama birinci seçenek varlığını koruyor.
Halk nezdinde inandırıcılığı olan bir aydın muhalefeti,
kendi toplumuyla bağlarını güçlendirdiği ve ilkeli bir
pratik izlediği ölçüde yeniden oluşabilir.
* Bu yazı 10 Nisan 2007 tarihinde
http://www.bgst.org/keab/ne20070411.asp adresinde
yayınlanmıştır.
Ek:
HAKİKATİN YÜKSEK SESLE
SÖYLENMESİ GEREKİR
Robert Fisk
21 Mart 2007
The Independent
Hazır olun, bu alıntı karşısında
irkileceksiniz. Sözünü ettiğim alıntı, "Uygarlık için Büyük
Savaş" adlı kitabımın Türkçe baskısını yayımlamaktan korkan
İstanbul'daki yayıncımın gönderdiği bir mektupta yer alıyor.
Sebebi tabii ki, 1915'de bir buçuk milyon Ermeni'nin Osmanlı
Türkleri tarafından soykırımdan geçirilmesinin anlatıldığı
"İlk Holocaust"i adlı bölüm. Bu olay, Kut'ül
Amareii Lordu Blair'in bile ilk başta
soykırımdan canlı kurtulan Ermenileri Londra'daki Holocaust
Günü'ne davet etmeyi reddederek gizlemeye çalıştığı bir
insanlık suçu.
Hemen söylemeliyim ki bu yazı, Ortadoğu
hakkındaki kitabımın sadece bir bölümünü oluşturuyor; ama
Türk dostlarım korkularını, Ermeni-Türk gazeteci Hrant
Dink'in Ocak'ta bürosunun önünde gaddarca öldürülmesinden
bile önce dile getirmişti. Londra'daki yayıncım
HarperCollins'e ilettikleri mesajda geçen aşağıdaki
cümleleri okurken, bunun ciddi ciddi Avrupa Topluluğu'na
girmeyi arzulayan bir ülkenin yurttaşı tarafından
yazıldığını aklınızda tutun. Türkçe bilmediğim için Bay
Osman'ın genellikle mükemmel olan İngilizcesi'ndeki ufak
tefek kusurları eleştirecek durumda değilim.
"Türkiye'de Ermeni ve Kürt sorunları,
Kıbrıs meselesi, Avrupa Birliği gibi çeşitli konularda
siyasi durumun iyi gitmediğini, aksine Orhan Pamuk'un Nobel
Ödülünü kazanmasıyla ve AB ile yaşanan siyasi
anlaşmazlıklarla birlikte doruğa çıkan ve tırmanan
milliyetçi kargaşa nedeniyle gün geçtikçe kötüleştiğini
belirtmek isteriz. Büyük olasılıkla bu siyasi atmosfer Nisan
2007'deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar etkili olmaya
devam edecek … Bu nedenle, kitabın yayımlanmasını sessizce
gerçekleştirmek istiyoruz, ki bu da Bay Fisk'in kitabı için
basın kampanyası düzenlemeyeceğimiz anlamına geliyor.
Dolayısıyla, kitabına karşı … dava açılması halinde Bay
Fisk'ten bizi desteklemesini rica ediyoruz. Bay Fisk'in ve
HarperCollins'in çekincelerimizi anlayacağını umuyoruz."
Evet, gönülden destekleyebilirim. İşte
size, Ermeni tarihinin, Kürtlerin, Kıbrıs'ın (ki kitabımda
hiç bahsedilmiyor) – hatta, Tanrı aşkına, Türkiye'nin AB
üyelik başvurusunun bile – kitabımı sessiz sedasız
yayımlamak için yeterli birer gerekçe oluşturduğunu düşünen,
AB ile üyelik müzakeresi içindeki bir ülkenin yayıncısı.
Kitap satışı tarihi boyunca acaba bir yayıncı ne zaman
kitabı için tanıtım yapılmasından kaçınmaya çalışmıştır diye
kendime soruyorum. Sanıyorum size bir örnek verebilirim.
Taner Akçam'ın muhteşem kitabı "Utanç Verici Bir İş: Ermeni
Soykırımı ve Türklerin Sorumluluğu Sorunu" ilk kez Türkçe
olarak yayımlandığında – kitap soykırımın dehşet verici
tarihsel bir gerçek olduğunu kanıtlamak için Osmanlı devlet
belgelerinden ve çağdaş Türkçe raporlardan yararlanıyor – bu
Türk tarihçi de hemen hemen aynı böyle bir tepkiyle
karşılaşmıştı. Kitabı Türkiye'de "sessizce" ve hakkında tek
bir eleştiri yazısı yayımlanmadan çıktı.
Türk yayıncımın durumuna karşı bütünüyle
anlayışsız bir tutum içinde değilim. Ödleklikleri yüzünden
onlara öfkelenmem, esip gürlemem ayrı bir şey; ama ben
İstanbul'da değil Beyrut'ta yaşıyorum. Ve Hrant Dink'in
iğrenç şekilde katledilmesinden sonra, Dink'i öldüren
ırkçılığa karşı durmaları konusunda Türkiye'deki
meslektaşlarıma ders verecek durumda değilim. Ben Beyrut'ta
denizin yamacında sabah kahvemi yudumlarken, Bay Osman
Osmanlı İmparatorluğu'nun eski başkentinde saldırıya
uğrayabilir. Ama yine de ortada bir sorun var.
Bunda birkaç ay önce Türk yayıncım,
avukatının meşhur 301. madde dolayısıyla – "yeterince Türk
olmadıkları" için yazarları cezalandırmak için kullanılan
madde – kendisine dava açılacağını düşündüğünü söyledi. Eğer
dava açılırsa, benim (301'e göre suçlanması mümkün olmayan)
bir yabancı olarak kendisiyle birlikte yargılanmak için
mahkeme başvurup başvurmayacağımı öğrenmek istiyordu. Ona
bir Türk mahkemesinde yargılanmaktan ve soykırım hakkında
konuşmaktan onur duyacağımı yazdım. Şimdi öyle görünüyor ki,
Türk yayıncım bir yandan kitabımı yasak pornografi gibi
yayımlamak, ama eğer sağcı avukatlar 301'den dava açılması
için başvurursa yine de kendisiyle birlikte sanık
sandalyesine oturmamı istiyor!
Yayıncımın, mektubunda da yazdığı gibi,
"milliyetçilerle neo-liberaller arasındaki anlamsız
çatışmada" siyasi bir taraf tutmak istememesini anlıyorum;
ama korkarım sorun bundan daha derinlere gidiyor. Türk polis
memurlarının, Dink'in katili olduğu öne sürülen kişi
yakalandıktan sonra gururla yanında durduklarını gösteren
meşum fotoğraf neyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Ama yine de Batılı muhabirlerimiz Osmanlı İmparatorluğu'nun
1915'deki iğrenç eylemleri konusunda gerçeği söylemiyorlar.
Örneğin, Reuters [haber ajansı ç.n.] Dink'in katili olduğu
düşünülen kişinin yaşadığı Trabzon'a Gareth Jones adlı bir
muhabirini gönderdi. Jones, şehrin valisinin, Dink'in
öldürülmesinin "hızlı şehirleşmeden kaynaklanan toplumsal
sorunlarla" alâkalı olduğunu söylediğini aktardı. Jones'un
aktardığına göre, olan bitenden "güçlü bir silah kültürü ve
halkın öfkeye kapılmaya yatkın karakteri" sorumlu
tutulabilirdi.
Hımm. Reuters'in niçin Trabzon'la
Ermeniler arasındaki çok daha doğrudan ve korkunç bir
bağlantıdan söz etmediğini merak ediyorum. Çünkü 1915'de
şehrin Türk yetkilileri binlerce Ermeni kadın ve çocuğu
gemilere doldurup Karadeniz'e götürmüş ve "denize atıp
boğulmalarını sağlamıştı" (ayrıntılar Akçam tarafından
ortaya çıkartılan orijinal Osmanlı belgesinde yer alıyor).
Tarihçiler, bu cinayetlerden sorumlu olan kişinin Niyazi
Efendi olduğunu bilmek isteyebilir. Kuşkusuz onun da "öfkeye
kapılmaya yatkın bir karakteri" vardı.
Ama bu inkârcılık hâlâ devam ediyor.
Associated Press (AP) bu hafta Ankara'dan bir haber geçti.
Haberde, AP muhabiri Selcan Hacaoğlu, Ermenistan ve Türkiye
arasında 1915 katliamına ilişkin "şiddetli bir tartışma"
yaşandığını aktarıyor ve Türkiye'nin "öldürme olaylarının
soykırım olduğunu şiddetle reddettiği" şeklindeki eski
bildik nakaratı tekrar ediyordu. AP ne zaman uyanacak ve
haberlerinde artık bu korkakça saçmalığa yer vermemeye
başlayacak? Acaba AP altı milyon Avrupalı Yahudi'nin
uğradığı eşit derecede gerçek ve korkunç katliama yaptığı
atıfların hepsinde, sağcı Holocaust inkârcılarının bir
soykırım olduğunu "şiddetle reddettiğini" de ekler miydi?
Hayır, eklemezdi.
Ama gerçek tarih mutlaka kazanacaktır.
Yerel gazetelerin haberine göre geçen Ekim ayında
Türkiye'nin doğusundaki [Mardin, Nusaybin'e bağlı –ç.n.]
Kuru köylüleri bir akrabaları için mezar kazarken yaklaşık
40 kişinin kafatasları ve kemiklerinin bulunduğu bir
mağarayı ortaya çıkardılar. Bu kafatası ve kemikler çok
yüksek bir olasılıkla 14 Haziran 1915 yılında Kuru'da
katledilen Oğuz köyünden 150 Ermeni'nin kalıntılarıydı.
Geçen yıl bölgedeki Tük jandarması mağarayı inceledi,
girişini mühürledi ve köylülere buldukları şeyler hakkında
konuşmamalarını emretti. Ama Türkiye'de başka yüzlerce Kuru
daha var ve onların da kemikleri yakamızı bırakmayacak.
Kitapları "sessizce" yayımlamak bizi kurtarmayacak.
Çev. Nuri Ersoy
Notlar :
[i] Holocaust terimi esas olarak II. Dünya Savası sırasında
Nazilerin Avrupalı Yahudileri soykırıma uğratmasına gönderme
yapmak için kullanılmaktadır. Zamanla terimin anlamı
genelleşmiş ve soykırım kavramıyla eşanlamlı olarak
kullanılmaya başlanmıştır. – ç.n.
[ii] Kut'ül-Amare, Irak'ta Dicle nehri üzerinde bir
şehirdir. I. Dünya savaşında İngiliz ordusu bu şehirde
Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmış ve yenilgiye
uğratılmıştır. Başbakan Tony Blair'e Irak işgalinin çıkmaza
girmesinden sonra İngiliz basınında Kut'ül-Amare Lordu
lakabı takılmıştır. – ç.n.