İfade Özgürlüğü ve Türkiye'de Yayıncılık*

Nuri Ersoy

10 Nisan 2007

21 Mart tarihli The Independent gazetesinde deneyimli Ortadoğu savaş muhabiri Robert Fisk “Hakikat Yüksek Sesle Söylenmelidir” başlıklı bir makale yazdı (bu yazının ekinde adı geçen makalenin tam çevirisini bulabilirsiniz). Makalede, son kitabı “Uygarlık için Büyük Savaş”ın Türkiyeli yayıncısı – Agora Kitaplığı ve sahibi Osman Akınhay – sert biçimde eleştiriliyordu. Özetleyecek olursak, Fisk’in kitabında 1915 Ermeni Soykırımı’nın anlatıldığı “İlk Holocaust” adlı bir bölüm vardı. Osman Akınhay, kitabın yabancı yayıncısı Harper Collins’e bir mektup yazarak bu bölümün, Türkiye’de yükselen milliyetçilik ortamında kendisi açısından risk oluşturduğunu söylemişti. Bu nedenle, kitap satışa sunulurken basın kampanyası yapmayacağını bildiriyor ve 301’den dava açılması halinde Robert Fisk’in Türkiye’de yargılanmayı kabul ederek destek vermesini istiyordu. Akınhay, bu çekincelerinin yayınevi ve Fisk tarafından anlayışla karşılanmasını rica ediyordu.

Fisk, The Independent’taki makalesinde, Türkiyeli yayıncısını korkaklıkla suçluyordu. Hem kitabı yasadışı bir malzemeymiş gibi “sessizce” yayımlamanın hem de olası bir dava için destek istemenin çelişkisine dikkat çekiyordu. Robert Fisk, daha rahat koşullarda yaşayan birisi olarak Osman Akınhay’a ifade özgürlüğü konusunda fetva verecek durumda olmadığını kabul ediyordu. Bunu karşın, Fisk’e göre sorun çok daha derindeydi. Batılı haber ajanslarının bile konuyu örtbas etme eğilimde olduğunu, Hrant Dink cinayetinin de gösterdiği gibi soykırımın Türkiye’de resmi ideoloji açısından bir tabu olduğunu ifade ediyordu. Fisk’in makalesi, tabuların korunmasına ortak olmanın insanlığın ilerlemesine katkı sağlamayacağı anlamına gelen bir cümleyle bitiyordu.  

Agora Kitaplığı’nın “sessiz basın kampanyası” ile neyi kastettiği ise, 30 Mart 2007 tarihli Agos Gazetesi’nde “Yayınevi Beklemede” başlıklı haberde yer aldı. Gazeteye verdiği demeçte Osman Akınhay “[…] Türkiye’ye kitabıyla ilgili olarak gelmeyi çok isteyen Fisk’le beraber bir promosyon kampanyası düzenlemek istemiyoruz. Çünkü yapacağı açıklamalarla ve siyasal duruşuyla aynı düzlemde değiliz” diyordu. Yine Akınhay’a göre Harper Collins yayınevi, Fisk’in yazısından dolayı özür dilemiş ve kitabın yayımlanma süresini uzatabileceklerini söylemişti.

***

90’lı yıllarda Türkiye’de, yayıncılık dünyası da dahil olmak üzere, genel olarak aydınlar başarılı bir ifade özgürlüğü mücadelesi verdi. 90’ların ortasına geldiğimizde cezaevlerinde 100’ü aşkın aydın, yazar, gazeteci, yayıncı ve insan hakları aktivisti vardı. İnsanlar yurtdışına gitmemiş ya da faaliyetlerini durdurmamış, mücadele etmeyi tercih etmişti. Noam Chomsky’nin bir sivil itaatsizlik eylemi olarak Batı’ya örnek gösterdiği bu gelenek 2000’li yıllarda kayboldu. Herhalde bunun en açık örneğini Hrant Dink’in katledilmesinde yaşadık. 2005-2006 yıllarında 301. maddeden yüze yakın dava açılması ve Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi ünlü isimlerin de kovuşturmaya uğraması, ifade özgürlüğü hakkı etrafında bir dayanışma örmek için fırsata dönüştürülmedi. Bir çok aydın dava süreçlerini, diğer mağdurlarla ilişki kurmak ve bir inisiyatif oluşturmaktan çok yurtdışından gelen heyetlerin ve Avrupa medyasının desteğini kazanarak atlatmayı tercih etti. Sonunda Hrant Dink yalnızlaştı, önce mahkum edildi, sonra da katledildi.

Daha özel bir alan olarak yayıncılar da hiç iyi bir sınav veremediler. Terörlü Mücadele Yasası (TMY) çıkmadan yapılan birkaç etkinlikten sonra herkes kendi yolundan gitmeyi seçti. Kimisinin yurtdışındaki çeşitli lobilerle veya ifade özgürlüğüyle ilgili kuruluşlarla ilişkisi iyiydi; onları devreye soktu. Kimisi de sadece kendi yazarının davasına dönük bir kampanya yaptı ve bunu bir satış başarısına dönüştürdü. Ama topluma ulaşma ve kararlı bir duruşla yasaları değiştirmeye çalışma gayreti ortama damgasını vurmadı.

Sonunda Robert Fisk’in sert biçimde eleştirdiği örnekteki gibi yayıncılık dünyasında ifade özgürlüğüyle ilgili ilkesel tutumların terk edilmekte olduğuna ilişkin güçlü işaretler oluşmaya başlandı. Örneğin, Fisk’in kitabıyla ilgili yaşananlar yayıncılar arasında ciddi bir tartışmaya yol açmadığı gibi, Fisk’in “Türkiye’deki koşulları anlamak istemediği ve biraz da Avrupa-merkezli bir tutumla olup bitene yukarıdan baktığı” şeklinde eleştiriler gündeme geldi. Ama kamusal bir tartışma veya Agora’nın tutumuna dönük bir eleştiri bildiğim kadarıyla hiç yapılmadı.

Agora Kitaplığı’nın Robert Fisk’in Türkiye’ye gelmesini istememesi, ama kitabını basmakta da ısrarcı davranması, muhalif yazarların eserleri üzerinde hemen hiçbir denetime sahip olmayışının yarattığı boşluk sayesinde mümkün olabiliyor. Yabancı dillerdeki kitapların yayın haklarının verilmesi, yabancı yayınevleri veya ajanslar tarafından kontrol ediliyor. Robert Fisk gibi muhalif kişiler ise tepkilerini ellerindeki olanakları kullanarak göstermekle yetinmek zorunda kalıyorlar.

Bir yazarın, kendi kitabının tanıtımı çerçevesinde ifade özgürlüğü nasıl engellenir? Yazar ve kitabı arasındaki ilişki nasıl bu kadar birbirinden kopartılabilir? Yayıncıların temel bir insan hakkı olan ifade özgürlüğü karşısındaki sorumlulukları – sanki söz konusu olan siyasi bir örgütlenmeymiş gibi – nasıl “siyasi duruşuyla aynı düzlemde değiliz” türünden bir açıklamayla geçiştirilebilir.

Sanıyorum konuyu izleyenlerin anlamakta en çok zorlandığı şey bütün bunlara karşın Agora Kitaplığı’nın niçin başından beri “Uygarlık için Büyük Savaş” kitabını basmak istediğidir. Yayıncılar genellikle düşüncesini ve tavrını iyi tanıdıkları yazarların eserlerinin telif haklarını alırlar.

Eğer resmi ideolojiye zarar verdiğiniz için karşılaşacağınız riski minimize edebilirseniz, Agora Kitaplığı’nın yaptığı gibi bu tür muhalif kimlikli kitapları basabilirsiniz. Sorun kamusal alanda resmi ideolojiyle karşı karşıya gelmeyi tercih edip etmediğinizdir. Tercih etmiyorsanız, yayıncılık pastasında Kızılelmacı bölge karşısında giderek küçülen ilerici yayınlar bölgesinden kazanabileceğiniz dilimlerle yetinmeyi seçebilirsiniz. Kitaplarını yayımlayacağınız yazarların dünya çapında muhalif kişilikler olması da ilerici yayıncılık bölgesinde size prestij ve imaj kazandıracaktır. Çağımız her şeyden önce bir “imaj” ve “pazarlama” çağıdır ve Noam Chomsky, Robert Fisk gibi aydınlar da yayıncılık piyasasının çok-satma ihtimali yüksek “starları” arasındadır.

Arada bu tür tatsız gelişmeler olur. Dünya çapındaki muhalif aydınlar bazen kitaplarında Türkiye’yi de eleştirirler. Bunun getirebileceği riskten kurtulmak için alınabilecek önlemlerden birisi doğrudan kitabın sansür edilmesidir. Bildiğim kadarıyla Pınar Yayınları ve Plan B Yayınları bu yolu tercih ettiler. Pınar Yayınları 2002’de bastığı Noam Chomsky’nin “Yeni Askeri Hümanizm” adlı kitabının çevirisinde Türkiye’de Kürt sorununu tartışıldığı tam 24 sayfayı sansür etti ve kitaptan çıkardı. Plan B Yayınları ise 2003’te yayımladığı “Noam Chomsky ile İki Saat” adındaki söyleşi kitapta, Chomsky tarafından halk sağlığını tehdit ettiği için eleştirilen iki ilaç şirketinin adını kitaptan çıkardı, çünkü onlarla iş ilişkisi içindeydi. 

Bu örnek sayesinde, alınabilecek ikinci bir önlemin de, kitabın yayımlanması, ama yazarının görüşlerinin kamuoyunda geniş bir görünürlük kazanmasının önüne geçilmesi olduğunu görüyoruz.

Türkiye’de muhalif okuyucu kitlesi zaten giderek küçülüyor ve o kitle içinde iki veya üç bin “muhalif içerikli” kitabın okuyucuyla buluşması resmi ideoloji üzerine kurulan statükoyu pek tehdit etmiyor. Ama Robert Fisk gibi gerçekten kararlı muhalif aydınların Türkiye’ye gelip kitabını tanıtması statükoyu rahatsız edecek boyutta bir gelişmedir. Bu tür aydınlar Türkiye’ye geldiklerinde doğal olarak dünya ve Türkiye medyasının ilgisini çekiyorlar. Görüşlerini geniş bir kamuoyuna ulaştırabiliyor ve bir tartışma yaşanmasını sağlayabiliyorlar.

Sanıyorum Agora Kitaplığı, yazarın ifade özgürlüğünü kısıtlayıp kitabını da piyasaya sunmaya çalışırken statükoyu rahatsız etmemeyi, kamusal alanda resmi ideolojiyle karşı karşıya kalmamayı tercih ediyor. Bu nedenle, kamusal dengeleri sarsmadan marjinalleşen bir bölgede sağlayacağı faydaları azamileştirmeye çalışıyor.

Ama bu tercih sadece Agora Kitaplığı’nın sorunu değil. Türkiye’de hâlâ muhalif bir kimlik taşımak isteyen, ama iddialarının arkasında durmadığı için halk nezdinde inandırıcılığı gittikçe kaybolan ve marjinalleşen daha geniş bir kesimin, ama özellikle aydınların sorunu.

 

***

İfade özgürlüğü konusunda yaşanan ilkesizleşmenin ardındaki nedenleri anlamak için 2000’li yıllarda Türkiye’de muhalif çevrelerin hareket tarzını belirleyen dinamiklere bakmak faydalı olacaktır.

1990’ların Türkiye’si, dünyada o dönemde yaşanan en ağır insan hakları ihlallerinden bazılarına tanık oldu. Binlerce kişi kaçırılarak kaybedildi, faili meçhul cinayetlerde öldürüldü, hapse atıldı ve milyonlarca Kürt köylerinden büyük şehirlere tehcir edildiler. Bu dönemde aydınlar da yoğun baskılarla karşılaştı. Bazıları öldürüldü; diğerleri yurtdışına gitmeye zorlandı; çoğunun hakkında onlarca dava açıldı ve hapse atıldı.

1999’da Türkiye’nin AB’ye aday üyeliğinin kabul edilmesi yeni bir dönemi başlattı. Dikkatli bir şekilde bakıldığında, aydın muhalefetinin 90’lı yıllardan kitle tabanı daralarak ve yıpranarak çıktığı görülebilir. 2000’li yıllarda AB süreciyle birlikte aslında iki seçenek oluşmuştu: Birincisi, 90’lı yılların hatalarına bakılabilir ve güçlü bir sivil hareket oluşturmak için uzun vadeli bir insan hakları, demokratikleşme ve çok-kültürcülük mücadelesi başlatılabilirdi. İkinci seçenek ise, AB sürecine bir kurtarıcı gözüyle bakmak ve derin devletin AB tarafından hizaya getirilmesini beklemekti. Ne yazık ki, yoğun olarak tercih edilen bu ikinci seçenek oldu. 2005-2006’ya kadar süren bu “iyimserlik” döneminde, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” yanılsaması çok güçlü şekilde yaşandı. Sivil bir muhalefetin devlet yapısını dönüşüme zorlamasına gerek kalmadan AB baskısı Türkiye’yi demokratikleştirecekti.

2005-2006 yıllarında AB’nin Türkiye’ye tam üyelik değil imtiyazlı ortaklık tanıması ihtimali güçlendikçe, toplumsal bir sorgulamaya maruz kalmadığı için gücünü koruyan rejim içindeki anti-demokratik güçler yeniden baskıcı politikalara yönelmeye başladı.  

Bugün aydın muhalefetinin – bazı istisnalar dışında – neredeyse ortadan kalkmış olması, bu tercihin bedeli olarak görülebilir. Muhaliflerin, Türkiye’yi de içine alacağı varsayılan siyasi liberalleşme sürecine aşırı bel bağlaması ve toplum tabanından koparak marjinalleşmesi bugünkü duruma zemin hazırladı. Topluma yönelik demokratik ve özgürlükçü tasarımların rafa kaldırılması, yeniden baskıcı uygulamalarla karşı karşıya kalındığında ilkesel tutumlardan büyük tavizler verilmesine yol açtı.  

Ama birinci seçenek varlığını koruyor. Halk nezdinde inandırıcılığı olan bir aydın muhalefeti, kendi toplumuyla bağlarını güçlendirdiği ve ilkeli bir pratik izlediği ölçüde yeniden oluşabilir.

* Bu yazı 10 Nisan 2007 tarihinde http://www.bgst.org/keab/ne20070411.asp adresinde yayınlanmıştır.


 

Ek:

 

HAKİKATİN YÜKSEK SESLE SÖYLENMESİ GEREKİR

Robert Fisk

21 Mart 2007 The Independent

Hazır olun, bu alıntı karşısında irkileceksiniz. Sözünü ettiğim alıntı, "Uygarlık için Büyük Savaş" adlı kitabımın Türkçe baskısını yayımlamaktan korkan İstanbul'daki yayıncımın gönderdiği bir mektupta yer alıyor. Sebebi tabii ki, 1915'de bir buçuk milyon Ermeni'nin Osmanlı Türkleri tarafından soykırımdan geçirilmesinin anlatıldığı "İlk Holocaust"i adlı bölüm. Bu olay, Kut'ül Amareii  Lordu Blair'in bile ilk başta soykırımdan canlı kurtulan Ermenileri Londra'daki Holocaust Günü'ne davet etmeyi reddederek gizlemeye çalıştığı bir insanlık suçu.

Hemen söylemeliyim ki bu yazı, Ortadoğu hakkındaki kitabımın sadece bir bölümünü oluşturuyor; ama Türk dostlarım korkularını, Ermeni-Türk gazeteci Hrant Dink'in Ocak'ta bürosunun önünde gaddarca öldürülmesinden bile önce dile getirmişti. Londra'daki yayıncım HarperCollins'e ilettikleri mesajda geçen aşağıdaki cümleleri okurken, bunun ciddi ciddi Avrupa Topluluğu'na girmeyi arzulayan bir ülkenin yurttaşı tarafından yazıldığını aklınızda tutun. Türkçe bilmediğim için Bay Osman'ın genellikle mükemmel olan İngilizcesi'ndeki ufak tefek kusurları eleştirecek durumda değilim.

"Türkiye'de Ermeni ve Kürt sorunları, Kıbrıs meselesi, Avrupa Birliği gibi çeşitli konularda siyasi durumun iyi gitmediğini, aksine Orhan Pamuk'un Nobel Ödülünü kazanmasıyla ve AB ile yaşanan siyasi anlaşmazlıklarla birlikte doruğa çıkan ve tırmanan milliyetçi kargaşa nedeniyle gün geçtikçe kötüleştiğini belirtmek isteriz. Büyük olasılıkla bu siyasi atmosfer Nisan 2007'deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar etkili olmaya devam edecek … Bu nedenle, kitabın yayımlanmasını sessizce gerçekleştirmek istiyoruz, ki bu da Bay Fisk'in kitabı için basın kampanyası düzenlemeyeceğimiz anlamına geliyor. Dolayısıyla, kitabına karşı … dava açılması halinde Bay Fisk'ten bizi desteklemesini rica ediyoruz. Bay Fisk'in ve HarperCollins'in çekincelerimizi anlayacağını umuyoruz."

Evet, gönülden destekleyebilirim. İşte size, Ermeni tarihinin, Kürtlerin, Kıbrıs'ın (ki kitabımda hiç bahsedilmiyor) – hatta, Tanrı aşkına, Türkiye'nin AB üyelik başvurusunun bile – kitabımı sessiz sedasız yayımlamak için yeterli birer gerekçe oluşturduğunu düşünen, AB ile üyelik müzakeresi içindeki bir ülkenin yayıncısı. Kitap satışı tarihi boyunca acaba bir yayıncı ne zaman kitabı için tanıtım yapılmasından kaçınmaya çalışmıştır diye kendime soruyorum. Sanıyorum size bir örnek verebilirim. Taner Akçam'ın muhteşem kitabı "Utanç Verici Bir İş: Ermeni Soykırımı ve Türklerin Sorumluluğu Sorunu" ilk kez Türkçe olarak yayımlandığında – kitap soykırımın dehşet verici tarihsel bir gerçek olduğunu kanıtlamak için Osmanlı devlet belgelerinden ve çağdaş Türkçe raporlardan yararlanıyor – bu Türk tarihçi de hemen hemen aynı böyle bir tepkiyle karşılaşmıştı. Kitabı Türkiye'de "sessizce" ve hakkında tek bir eleştiri yazısı yayımlanmadan çıktı.

Türk yayıncımın durumuna karşı bütünüyle anlayışsız bir tutum içinde değilim. Ödleklikleri yüzünden onlara öfkelenmem, esip gürlemem ayrı bir şey; ama ben İstanbul'da değil Beyrut'ta yaşıyorum. Ve Hrant Dink'in iğrenç şekilde katledilmesinden sonra, Dink'i öldüren ırkçılığa karşı durmaları konusunda Türkiye'deki meslektaşlarıma ders verecek durumda değilim. Ben Beyrut'ta denizin yamacında sabah kahvemi yudumlarken, Bay Osman Osmanlı İmparatorluğu'nun eski başkentinde saldırıya uğrayabilir. Ama yine de ortada bir sorun var.

Bunda birkaç ay önce Türk yayıncım, avukatının meşhur 301. madde dolayısıyla – "yeterince Türk olmadıkları" için yazarları cezalandırmak için kullanılan madde – kendisine dava açılacağını düşündüğünü söyledi. Eğer dava açılırsa, benim (301'e göre suçlanması mümkün olmayan) bir yabancı olarak kendisiyle birlikte yargılanmak için mahkeme başvurup başvurmayacağımı öğrenmek istiyordu. Ona bir Türk mahkemesinde yargılanmaktan ve soykırım hakkında konuşmaktan onur duyacağımı yazdım. Şimdi öyle görünüyor ki, Türk yayıncım bir yandan kitabımı yasak pornografi gibi yayımlamak, ama eğer sağcı avukatlar 301'den dava açılması için başvurursa yine de kendisiyle birlikte sanık sandalyesine oturmamı istiyor!

Yayıncımın, mektubunda da yazdığı gibi, "milliyetçilerle neo-liberaller arasındaki anlamsız çatışmada" siyasi bir taraf tutmak istememesini anlıyorum; ama korkarım sorun bundan daha derinlere gidiyor. Türk polis memurlarının, Dink'in katili olduğu öne sürülen kişi yakalandıktan sonra gururla yanında durduklarını gösteren meşum fotoğraf neyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Ama yine de Batılı muhabirlerimiz Osmanlı İmparatorluğu'nun 1915'deki iğrenç eylemleri konusunda gerçeği söylemiyorlar. Örneğin, Reuters [haber ajansı ç.n.] Dink'in katili olduğu düşünülen kişinin yaşadığı Trabzon'a Gareth Jones adlı bir muhabirini gönderdi. Jones, şehrin valisinin, Dink'in öldürülmesinin "hızlı şehirleşmeden kaynaklanan toplumsal sorunlarla" alâkalı olduğunu söylediğini aktardı. Jones'un aktardığına göre, olan bitenden "güçlü bir silah kültürü ve halkın öfkeye kapılmaya yatkın karakteri" sorumlu tutulabilirdi.

Hımm. Reuters'in niçin Trabzon'la Ermeniler arasındaki çok daha doğrudan ve korkunç bir bağlantıdan söz etmediğini merak ediyorum. Çünkü 1915'de şehrin Türk yetkilileri binlerce Ermeni kadın ve çocuğu gemilere doldurup Karadeniz'e götürmüş ve "denize atıp boğulmalarını sağlamıştı" (ayrıntılar Akçam tarafından ortaya çıkartılan orijinal Osmanlı belgesinde yer alıyor). Tarihçiler, bu cinayetlerden sorumlu olan kişinin Niyazi Efendi olduğunu bilmek isteyebilir. Kuşkusuz onun da "öfkeye kapılmaya yatkın bir karakteri" vardı.

Ama bu inkârcılık hâlâ devam ediyor. Associated Press (AP) bu hafta Ankara'dan bir haber geçti. Haberde, AP muhabiri Selcan Hacaoğlu, Ermenistan ve Türkiye arasında 1915 katliamına ilişkin "şiddetli bir tartışma" yaşandığını aktarıyor ve Türkiye'nin "öldürme olaylarının soykırım olduğunu şiddetle reddettiği" şeklindeki eski bildik nakaratı tekrar ediyordu. AP ne zaman uyanacak ve haberlerinde artık bu korkakça saçmalığa yer vermemeye başlayacak? Acaba AP altı milyon Avrupalı Yahudi'nin uğradığı eşit derecede gerçek ve korkunç katliama yaptığı atıfların hepsinde, sağcı Holocaust inkârcılarının bir soykırım olduğunu "şiddetle reddettiğini" de ekler miydi? Hayır, eklemezdi.

Ama gerçek tarih mutlaka kazanacaktır. Yerel gazetelerin haberine göre geçen Ekim ayında Türkiye'nin doğusundaki [Mardin, Nusaybin'e bağlı –ç.n.] Kuru köylüleri bir akrabaları için mezar kazarken yaklaşık 40 kişinin kafatasları ve kemiklerinin bulunduğu bir mağarayı ortaya çıkardılar. Bu kafatası ve kemikler çok yüksek bir olasılıkla 14 Haziran 1915 yılında Kuru'da katledilen Oğuz köyünden 150 Ermeni'nin kalıntılarıydı. Geçen yıl bölgedeki Tük jandarması mağarayı inceledi, girişini mühürledi ve köylülere buldukları şeyler hakkında konuşmamalarını emretti. Ama Türkiye'de başka yüzlerce Kuru daha var ve onların da kemikleri yakamızı bırakmayacak. Kitapları "sessizce" yayımlamak bizi kurtarmayacak.

Çev. Nuri Ersoy


Notlar :
[i] Holocaust terimi esas olarak II. Dünya Savası sırasında Nazilerin Avrupalı Yahudileri soykırıma uğratmasına gönderme yapmak için kullanılmaktadır. Zamanla terimin anlamı genelleşmiş ve soykırım kavramıyla eşanlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. – ç.n.
[ii] Kut'ül-Amare, Irak'ta Dicle nehri üzerinde bir şehirdir. I. Dünya savaşında İngiliz ordusu bu şehirde Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmış ve yenilgiye uğratılmıştır. Başbakan Tony Blair'e Irak işgalinin çıkmaza girmesinden sonra İngiliz basınında Kut'ül-Amare Lordu lakabı takılmıştır. – ç.n.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright©2006 Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği