Gecikmiş bir "Karşı Ateş"
Sertaç Canbolat
Kitabın adı "Karşı Ateşler"… Ateşe hiç "karşı ateşlerle" cevap verilmez ama karşı ateşle pek güzel cevap verilir: "Contre-Feux" (Kontr Fö); Fransızca aslında çoğul olarak kullanılması bizi ne kadar ilgilendirir? Bence hiç ilgilendirmez. Şimdi ben de Bourdieu'ye (Burdiyö) değil ama Bourdieu'nün bu Türkçe çevirisine "karşı ateşle" cevap vermeye başlıyorum.
Derleme nedir? Bazıları için "Ben nasıl dünyaya geldim?" diye soran velede cevap vermekten daha zor bir soru olduğu muhakkak. "Contre-Feux", Bourdieu'nün çeşitli yerlerde çıkmış seçme makalelerinden oluşan bir derleme olarak, Liber-Raisons d'Agir Yayınevi tarafından (sonradan Raisons d'Agir), 1998 yılında, yani filozofun ölümünden 4 yıl önce Fransızca'da yayınlandı. Bir yazarın makalelerinden elbette derleme yapılabilir; hayattayken ya da öldükten sonra… Ancak, ortada o yazarın makalelerinden zaten "derlenmiş" bir kitap varsa ve eğer siz o kitabın Türkçe yayın haklarını almışsanız, bazı makaleleri hangi hakla kitabın Türkçe çevirisinin dışında bırakırsınız? Bu soruya cevap vermeye kalktığınız anda, "Yanlış yaptım" cümlesinden başka sarf edilecek her hecede "özrü kabahatinden büyük" durumuna düşersiniz. YKY iki cildi birleştirmiş (gayet anlaşılır, buna bir sözüm yok zaten), şu makaleleri "dışarıda" bırakmış: İlk ciltten dört makale; "Ces responsables qui nous déclarent irresponsables" (Sorumlu olmadıklarını söyleyen sorumlular), "Le sort des étrangers comme schibboleth", (Scibboleth -kesin ölçüt- olarak yabancıların yazgısı), "La parole du cheminot" (Demiryolcunun lâfı), "Sollers tel quel" (Makale, Philippe Sollers ve kurucusu olduğu Tel Quel dergisini ele alıyor). Ne oldu? Makaleler fazla mı ağır geldi? Bourdieu'nün "İnkâr ve ihanet erdemlerinin (!) kuramcısı" olarak, "Troçkist ve Maoist tedhişten iktidar saflarında banka, sigorta, siyaset ve gazetecilik konumlarına geçenlerin " dönekliğinin canlı örneği olarak, sanatçı asiliklerin burjuva görüsünü berkitmeye birebir yarayan fırdöndülüğüyle tanımladığı Philippe Sollers için yazdığı makale ile diğer üç tanesi tavşan bokundan mı sayıldı?
Neyse, kitapta yer almış makalelerin Türkçe karşılanışlarına kuşbakışı bakalım… İlk dakika içindeyiz ve goller peşpeşe Türkçe kalesine giriyor: İlk sayfa; "Devletin Sol ve Sağ Eli" (gerçi biz önce sağdan başlarız ama olsun, her şeye de kafayı takmayalım ama buradaki taç atışını sonra gol olarak kalemizde görüyoruz) makalesinde "souffrance" kelimesi "acı" olarak karşılanmış, tabii "souffrance social" de "toplumsal acı", oysa makalenin de konusu olduğu üzere hepimiz biliriz ki ülkenin işçisi, memuru, çiftçisi "çile" çeker "çile", bir bülbül çiler (öter), bir de "kamu görevlisi" çile çeker, haydi diyelim ki o kadar önemli değil, ha acı, ha çile... Ya "kamu görevlisi"? (Ya da kamu çalışanı) Hepimiz biliyoruz bu tanımı değil mi? Bunun yerine "toplum çalışanı" yazmak özel çaba gerektirir; "Travailleurs sociaux", yatay çeviri mi, yattığım yerden çeviri mi? (Daha sonraki sayfalarda "sosyal bakanlık" ifadesi de var; bir dili, yabancı bir dilin türetme veya tamlama yapma mantığının bire bir uygulanması öldürür) İşte üçüncü gol; "Professeur" kelimesinin karşılığı olarak hemen "profesörü" görüyoruz. Biz profesör kelimesini sadece üniversiteye ait bir unvan olarak kullanırız, ancak Fransızlar hem genel anlamda "öğretmen" hem de özel bir zanaat, sanat vs. öğretenler için kullanırlar. Üstelik söz konusu cümlede Bourdieu'nün "ilkokul ve diğer öğrenim kurumlarındaki öğretmenleri" kastettiği apaçık. "Toplum çalışanları diye adlandırılan herkesin, sosyal yardım görevlilerinin, eğitimcilerin, üst düzey memurların ve giderek profesörlerle ilkokul öğretmenlerinin günümüzde saptadıkları çelişkilerin en uç sınırıyla karşı karşıya kalıyor bu kişi" (1) Bak sen, "saptadıkları" değil de "maruz kaldıkları" ya da "yaşadıkları" olmasın sakın!? Bu çeviriyi baştan tekrar okumak lâzım, kimse okumamış galiba (Editörün editörlük görevinin Tanrı ile onun arasında bir sır olarak kalmış olduğu apaçık. Yine de ilk paragrafın sonundaki sorunun doğrudan muhatabıdır). Yukarıda alıntıladığım cümleden sonraki cümle: "…devlet içinde geçmişin harcamacı-savurgan-vekilharç denen bakanlık görevlilerinin…" (2) ; şöyle olacak "…devletin, vekilharç denen bakanlık görevlilerinin". Yani "dépensier" kelimesinin müsrif ve savurgan anlamlarını da koyayım, böylece "harcamacı-savurgan-vekilharç" ileri üçlüsü (forvet) golü kaçırmasın. Türkçe çevirinin üçüncü sayfası (kitabın 13'üncü): "Televizyon, sivil erdemin yıpranmasına rüşvet kadar katkıda bulunmuştur kuşkusuz. Memur ya da militan yaratan ortak çıkara kendini adama işinin anlaşılmaz değerleriyle tümden çelişkili olarak, politik ve düşünsel sahnenin önüne ‘beni gördün mü?'leri, her şeyden çok kendini göstermeye ve saydırmaya meraklı olanları çağırmış ya da itmişti. ‘Haber gösterişi'nin öylesine ortak bir uygulama durumuna gelmesini açıklayan, aynı bencil kendini gösterme (sıklıkla rakiplerin zararına) kaygısıdır." (3) Şimdi bu cümleyi bu şekliyle anlayan varsa beri gelsin. Eğer Bourdieu böyle bir şey dediyse adam düşünür falan değil, doğrudan hapçı, hapı çakıp birayla patlatarak abuk sabuk şeyler sayıklıyor. Hakikaten öyle mi? Yakından bakalım: Önce Türkçesini düzeltmeye çabalamadan beş kavram yanlışını düzelteyim: Sivil erdem nedir? Peki "toplumsal ahlâk", "toplumsal erdemler" olarak karşılansaydı? Fransızca civil burada "örgütlü toplumsal yaşama ilişkin" anlamındadır. Militan sözünün bizdeki baskın anlamı silâhlı eylemcidir ama Fransızcada "mücadeleye girmekten çekinmeyen, kendini mücadeleye adayan" anlamında sıklıkla kullanılır. Yani Fransızcadaki her militan Türkçedeki militan değildir. "Beni gördün mü?'leri" değil "kendini beğenmişleri" ya da "ben neyimcileri" olmalı (Fransızcası m'as tu vu; bu kadar kolay bir yatay geçiş olmamalıydı). "Haber gösterişi" olarak Türkçe karşılanan kavram "effets d'annonce"; haberle de gösterişle ilgisi var ama bir tamlamada yan yana gelmemeleri kaydıyla. Bunun karşılığı "halkımıza duyurulur ilânları" (ilân yerine bildirim, hattâ yaratıcı bir çözüm olarak belki icraatın içinden bile kullanılabilir, keşke bu tanıma önce "Google'da" bir bakılsaydı…) Sonuncu kavram yanlışımız da "ortak çıkar" (intérêt collectif); elbette bire bir karşılığı ortak çıkar, ancak takdir edersiniz ki bir şey söylediğimizde her zaman başka bir şey "kastederiz", mecazi bir anlam katarız, hele de deyimlerde. Buradaki "ortak çıkar" tastamam kamu yararı olarak karşılanabilecek bir deyimdir (Ben şahsen kamu yararı kavramının toplumsal çıkar olarak karşılanmasını uygun bulmuyorum, yani toplumsal çıkar-bireysel çıkar ikilisinin yerine kamu yararı-bireysel çıkarları kullanıyorum) Aynı cümleden, kavram yanlışına değilse de dilbilgisine ilişkin bir çeviri hatasına daha değineceğim: "kendini adama işinin anlaşılmaz değerleriyle". Fransızcası şöyle: "en contradiction totale avec les valeurs de dévouement obscur": Buradaki "obscur", "dévouement" kelimesini tamlıyor ve "kapalı, belirsiz, anlaşılmaz" olarak verilen sözlük anlamlarının ötesinde "niteliğinin tanımlanması mümkün olmasa da etkisi hissedilen" anlamı kazanıyor; şu durumda "dévouement obscur" bir deyimdir ve olsa olsa "kendini sorgusuz sûalsiz adamak" veya "gözü kapalı bağlılık" anlamlarında anlaşılabilir, "yani anlaşılmaz değerler" olarak karşılayabileceğimiz bir durum yok ortada. Şimdi cümleyi toptan ele alalım ve anlam bağlamını göz önünde tutarak düzeltmeye çalışalım: "Televizyon hiç kuşku yok ki toplumsal ahlâkın zayıflamasına rüşvet kadar katkıda bulundu. Devlet görevlisini veya mücadele insanını meydana getiren şey olarak kendini sıkı sıkıya kamu yararına adamış olmanın değerleriyle […meydana getiren şey olarak kamu yararına koyu bir adanmışlığın değerleriyle] tümden çelişen ve tek kaygıları, her şeyden önce kendilerini ekranda görmek ve değerli göstermek isteyen ‘ben neyimcileri' buyur edip, siyasal ve düşünsel sahnenin önüne geçirdi. Bu aynı bencil kaygı, kendini değerli gösterme kaygısı (çoğunlukla da rakiplerin sırtından yapılır), ‘halkımıza duyurulur' ilânlarının son derece yaygın bir uygulama hâline gelmesini de açıklıyor". Demek ki düzgün söylendiğinde Bourdieu'yü hapçı olarak değil de bir filozof olarak değerlendirme olasılığımız artıyor. Bu tür çeviri hataları birleşince ortaya İngiltere'den sekiz yemiş bir Türkçe çıkıyor. Bir çeviriye baktığınız zaman aslında bir dil tercihi de görürsünüz, zira bir çeviri her zaman ve her zaman bir dilin tercih edilmiş varoluşudur: Ben açıkçası iktidar kelimesi yerine erk kelimesini kullanan birinin, bu çeviride olduğu üzere, siyaset yerine politika, ortaklaşmacılık yerine kolektivizm kelimelerini neden yeğlediğini merak ederim. "Evrenselleşme Söyleni ve Avrupa Sosyal Devleti" başlığında neden "küreselleşme" yerine evrenselleşme dendiğini (neyse ki makalenin içinde küreselleşme de denmiş), başat düşünce demek varken neden "yönlendirici-görüş" karşılığının yazıldığını, "involution" kavramının neden "geriye evrilme", "geri-evrilme" veya "tersine evrilme" veya bunlardan başka herhangi bir yaratıcı çözüm yerine "ilerlemenin tersine gelişme" olarak kanırtıldığını, Bourdieu'nün İngilizce kullandığı kavramlara herkes zaten İngilizce biliyor diye mi dipnot konmadığını da merak ederim. Bu sıkıcı örnekleri vermemin tek amacı, Bourdieu'nün bağan bir Türkçeyle okunamaz hale getirilişini birer yapıtaşı (TDK! Ayrı yazılan kelime diye bir şey olmaz, onlara tamlama denir! İblisler Türkçeye bulaşmışsa bunları çevirmenler kovsun!) olarak kelime ve kavram karşılıkları özelinde örnekleyerek genel manzara üzerine bir fikir vermeye çalışmaktı. Bu manzaraya belki şu alıntı (s.33) işaret eder: "Ulusal devlete karşı savaşılabiliyorsa da yerine getirdiği ve ulusal politik bir devletin en az onun kadar iyi yerine getirebileceği ‘evrensel' işlevleri savunmak gerekir" (4) . Çeviri yanlışını giderip Türkçe ifade edecek olursam: "Eğer ulusal devletle mücadele edilecekse, bu ulusal devletin yerine getirdiği "evrensel" görevleri en az onun kadar ya da ondan daha iyi yerine getirebilecek uluslarüstü bir devleti savunmak gerekir").
Mükemmel bir çeviri belki de sadece Babil Kulesi gibi bir düş, bir efsanedir (hani bizler de aslında Babil Kulesi duvarcısıyız) ve elbette bir çeviride hatalar bulunur, bulunabilir demiyorum, bulunur, ancak hata tâbir edilen çizgiyi apaçıklıkla çekmek gerekiyor: Diyelim ki romanın şahsiyeti, asıl metinde sevgilisine "Bu bizim için geçici bir aşk macerasıydı" diyor. Çevirmen diyelim ki "Bizim için yaz aşkı gibi bir şeydi" olarak Türkçeleştirsin. Çeviride hata, anlam katmanında "kabul edilebilir" bir oynamadır; çevirmen kalkıp "Ne bileyim lan, bizim için yaz aşkıydı işte" (Argonun gereksiz kullanımı) ya da "Bizim için yaşadığımız en kötü aşktı" derse bu bir hak ihlâlidir, bir suçtur. Ve elbette bir çeviride hata da olabilir suç da... Ancak bir metnin bütününe sirayet etmiş suçlar en sonunda yazarı öldürür. Felsefe çevirisi özel bir alandır, o filozofu tanımak gerekir demeyeceğim, çevirinin "özel" olmayan alanı yoktur, bütün alanlar için (teknik çeviriyi belki bir parça farklı değerlendirebiliriz ancak bu sözüm olumsuz bir kanı uyandırmasın) aynı kural geçerlidir. Ha bu arada, "Contre-Feux"nün ilk cildinin altbaşlığı olarak "Neoliberal istilâya karşı direniş için söylev" yazıyor (söylev kelimesiyle az önce belirttiğim hatayı "bilerek" yapıyorum), onu da koymayı unutmuşsunuz(!) haliyle…
SONSÖZ: Belki de bir kavram üzerinde oynamaya ihtiyacımız var: Bence bir çevirinin kötü bir çeviri olabilmesi için en azından "çeviri" olması gerekiyor. Yani düzgün bir Türkçesi olan, yanlış anlamaları ve hataları, sırf Türkçesinden dolayı yüzeyde sezemeyeceğiniz bir çeviri. Bu kitap ise çevirisiyle sadece Türkçeyi katletmekte kalmıyor, Bourdieu'nün neoliberalizm aleyhtarı görüşlerini verdiğim örneklerde görüldüğü üzere çarpıtıyor, anlaşılmazlık sisine boğarak okunamaz kılıyor. Eğer bu niyette olanlar varsa ve bu işi onlar yapmamışsa herhalde şimdi köşelerinde oturmuş, ellerini ovuşturarak şöyle diyorlardır: "Bu çocukları hiç tanımıyoruz ama aferin valla, bundan iyisi Şam'da kayısı." Niye? Çünkü Şam'da kayısı olmaz.
------------------------------------------------
1 Il est confronté à des contradictions qui sont la limite extrême de celles qu'éprouvent actullement tous ceux qu'on apelle les "travailleurs sociaux": assistantes sociales, éducateurs, magistrats de base et aussi, de plus en plus, porofesseurs et instituteurs.
2 (…) l'ensemble des agents des ministères dits dépensiers qui sont la trace (…)
3 La télévision a sans doute contribué autant que les pots de vin à la dégradation de la vertu civile. Elle a apelé et poussé sur le devant de la scène politique et intellectuelle des "m'as-tu-vu?", soucieux avant tout de se faire voir et de se faire valoir, en contradiction totale avec les valeurs de dévouement obscur à l'intérêt collectif qui faisaient le fonctionnaire ou le militant. C'est le même souci egoiste de se faire valoir (souvent aux dépens de rivaux) qui explique que les ‘effets d'annonce' soient devenus une pratique si commune."
4 Si l'on peut lutter contre l'Etat national, il faut défendre les fonctions "universelles" qu'il remplit et qui peuvent être remplies aussi bien, sinon mieux, par un Etat supranational.
|