ÇEVBİR'in başlattığı
"Çevirmenler Yargılanmasın" kampanyasına "çevirmenler
yargılansın" diye görüş bildirerek destek veren yazıları
okuyunca önce ürktüm. Sonra, acaba yanlış bir sitenin
adresine mi girdim diyerek hemen geri dönüp site adresini
kontrol ettim. Ama yine de kendimden tam emin olamadığımdan
kolumu çimdikleyerek uyanık olup olmadığımı kontrol ettim.
Olur ya masa başında uyuya kalmış ve bir kâbus görüyor
olabilirdim. Yok yok her şey gerçekti. Önce kızdım, ama
sonra sitenin editörlerinin, bu yazıları, yanlış adrese
gönderildikleri gerekçesiyle reddetmemelerini de takdirle
karşıladım, doğrusu. Güzel bir demokrasi anlayışı, geniş bir
tolerans. Elbette biz çevirmenlere bu yakışırdı.
Madem ki böyle yazılar
yayınlandı, o zaman bunlara karşı bir iki şey söylemek
zorunluluğu doğdu.
Düşüncelerimi sevdiğim bir
metaforla açayım.
Elimde bir torba
var. Torbayı karıştırıyorum. Elime karton kalınlığında,
künye gibi küçük, düzgün kesilmiş kâğıt parçaları geliyor.
Bir tanesini çekiyorum. Üzerinde "Hitler - Kavgam" yazıyor.
Karşımda oturan yayıncı gülümsüyor. "Bunu çevirelim,
diyorum. Ne dersiniz?" Cevabım hemen hazır: "Elbette ben
hazırım" diyorum. Sözleşmeyi hemen imzalıyoruz ve ben,
elimde yeni işim, büyük bir mutlulukla koşar adım eve
gidiyorum.
Bir arkadaşım
telefon açıyor. Ona Hitler'in Kavgam'ını çevirmeyi
üstlendiğimi büyük bir mutlulukla söylüyorum. Arkadaşım
ağzına geleni saymaya başlıyor ve en son, "Faşizme mi hizmet
etmek istiyorsun?" diye soruyor. Ona "hayır,” diyorum.
Faşizmle bilgisizlik kol kola gider. Bilgi ise merakla
başlar. Bu kitabı Nazizmin gerçek yaratıcılarından birini
tanımak için çeviriyorum. Üstelik bizim okurlarımız da bu
adamı daha iyi tanırlar. Kitap okuyarak kimsenin faşist
olacağını sanmıyorum." diye karşılık verip telefonu
kapatıyorum.
İşsiz geçen
birkaç aydan sonra yine bir yayıncıyı ziyarete gidiyorum.
Elime yine bir torba tutuşturuluyor. "Çek bakalım" ne
çıkacak diyor. Torbayı karıştırıp çekiyorum. Yazıyı
okuyorum. "Nabokov - Lolita".
Yayıncı, "bu
kitap dünyada epey tartışmalara yol açtı. Bakalım bizde ne
olacak? Herhalde iyi bir satış patlatırız? Sen bu kitabı iyi
çevirirsin." diyor.
İçimden "satışı
patlat, ama beni görmeyi unutma" dedikten sonra "tamam,
merak etme. Elimden geleni yaparım" diyorum ve yeni bir iş
almanın, yeni bir eser üzerinde çalışmanın vereceği keyfi
düşünerek uçarak eve gidiyorum. "Evim, evim, sevgili evim.
İş yurdum."
Tam üzerimdeki
ceketi çıkarıp koltuğa oturacaktım ki telefon çalıyor ve
hemen kim arıyor acaba diyerek merakla ahizeyi kaldırıyorum.
Arkadaşım, "ne var, ne yok?" diye hatır sormaya aramış. Ona
Nabokov'un Lolita'sını aldım diyorum. Arkadaşım birden
köpürüyor.
"Olur mu ya öyle
şey, o rezil kitap çevrilir mi? Sen de hiç ahlak duygusu
kalmadı mı? Pedofiliyi mi körükleyeceksin? Kitap, ahlaka
mugayir bulunup da aleyhinde dava açılırsa kendini nasıl
savunacaksın?"
Bu soru
bombardımanı durduktan sonra sözü alıp "pedofili gibi bir
sapkınlığın kaynağını kitapta aramana çok şaşırdım.
Kitapları toplumsal ya da bireysel sapkınlıkların kaynağı
olarak gören mantığın karanlık çağlarda kalması gerektiğine
inanıyorum. Kitabı beğenmezsen okumazsın. Okuyanın da
sapkınlığa kapılacağı korkusuna kapılman anlamsız. Bu okuru
aşağılamaktır. Okur kendi tercihine göre aydınlık ya da
karanlık bir kitabı alır okur, beğenir ya da beğenmez. Okuru
koruma mantığıyla bazı kitapları yasaklamaya kalkmak tüm
kitapları yasaklamakla eş anlamlıdır. Düşünce özgürlüğü
sınırsızdır. İnsanların ne düşüneceği ya da neyi okuyacağı
kendi bileceği bir şeydir. Üstelik çevirmeni bu kitabı
çevirdi diye suçlamak ve yargılamaya kalkmak ilkellikten
başka bir şey değildir. Üstelik bu neyi kanıtlayacaktır?
Çevirmen okuru suça teşvik eden bir kışkırtıcı mı olmuştur?
Çevirmeni çevirdiği her kitapla ya da yazarla
özdeşleştirmek, kitabı ya da yazarı savunmaya zorlamak akıl
kârı bir iş midir? Kitap tabanca, bomba ya da uyuşturucu
gibi bir suç unsuru mudur ki çevirmen, kitap çevirmekten
dolayı suçlu olsun? Bir kitabı çevirip çevirmemek çevirmenin
vicdanına kalmış bir şeydir. Bu alan, yargının alanına
girmez. Bu konuyu yargı alanına sokan; ülkemizi, dünya
çağdaşlık sıralamasında sonuncu sıralara iten bu tür
uygulamaları bana tehdit olarak göstermekten dolayı
utanmalısın. Aydın olmak varolan düzenle, yerleşik
yargılarla, tabularla arana biraz mesafe koymakla başlar"
diye çıkışıyorum. Tartışma uzayıp gidiyor.
Yazı uzadı, ama
devam etmek zorundayım. İşte yine günlerden bir gün bir
yayıncıyı ziyaret ediyorum. Bari bu sefer savunduğum dünya
görüşüne uygun bir kitap bulayım diyorum. Yayıncı, "öyle
rasgele kitap seçemezsin" diyor. Torbayı uzatıyor.
"İstiyorsan başka arkadaşları ziyaret et" diye sırıtıyor.
Torbayı alıyorum mecburen. İçimden "eskiden bizim görüşler
revaçtaydı. Herkes o kitapları çevirtecek adam arardı. Zaten
çevirecek adam da pek bulunmazdı. Hey gidi eski günler. Yine
bu adamın lotaryasın kaldık" diyorum. Torbayı iyice
karıştırıp kaderimi çekiyorum. Okuyorum. "K. Marx - F.
Engels - Komünist Manifesto"
İçimden "oh, be tam
istediğim kitap, ama" diyorum ve düşüncemi dışa vurarak "bu
kitap daha önce çevrilmişti?" diye soruyorum. Yayıncı
"çevrilmesine çevrildi, ama bu Londra'da yayımlanan 150. yıl
baskısı. Adamın biri de epeyce bir tartışma yaratan kitabın
ana metninden daha uzun bir önsöz yazmış. Onun için
çevirtmek istiyorum. Bir de eski çevirilerin artık günümüzün
diliyle yeniden okura ulaşması gerek" diyor. Ben de "tamam,
o zaman" diyorum. Gerekli standart işlemleri tamamlayıp eve
büyük bir sevinçle koşturuyorum.
Tesadüf bu ya eve girince
yine telefon çalıyor. Telefonu hemen açıyorum. Yine bizim
arkadaş. Sağ olsun, çok kavga ederiz, ama hal hatır sormayı
hiç ihmal etmez. "Ne var, ne yok?" diye soruyor. Keyfim
yerinde, bu soruyu duyunca aklımdan eski malum bilgisayar
fıkrası geçiyor. "Ne var, ne yok diye bilgisayara sormuşlar.
Bilgisayar ne var, ne yok diye her şeyi taramaya kalkınca
sonunda işin içinden çıkamamış ve devreleri yanmış" diye
içimden gülüyorum. "Yeni bir kitap aldım. Komünist
Manifesto'yu çevireceğim" diye karşılık veriyorum.
Telefon
ahizesinden bir an sessizlik oldu. Derken kulağıma buz gibi
bir havanın çarptığını hissettim ve salvolar gelmeye
başladı: "Ne, nasıl olur? Komünist Manifesto hiç çevrilir
mi? İnsanları kardeş kavgasına mı sürükleyeceksin? Ülkemizin
ne belalardan geçtiğini bilmiyor musun? Hep böyle kitaplar
yüzünden kardeş kardeşe düşman olmadı mı? Zaten daha önce bu
kitabı çevirenleri mahkemelerde, hapislerde
süründürdüklerini bilmiyor musun?"
Bombardıman dinince içimden
"ben, misyon sahibi bir aydınım. Mahkemeye de çıkarım, hapse
de girerim" diyorum. Ama bunları kendime saklayıp "bak,
dostum" diyorum. "Kendine gel. Sen bir aydınsın. Bir
düşünceyi, bir kitabı, suç olarak görmekten vazgeç artık.
Konuştuğumuz konu bir seri katilin, bir manyağın düşüncesi
bile olsa yargının değil, psikiyatrinin alanına girer.
Düşünceye dayanarak potansiyel suçlu aramak çağdışı bir
anlayıştır. Üstelik bir çevirmenin yaptığı çeviri
çalışmasını nasıl toplumsal patlamaların, siyasal
kargaşaların, ekonomik bozuklukların nedeni olarak
gösterirsin? Siyasal konuları ele alan bir çeviri çıkınca
toplumsal - siyasal düzen tehlikeye mi girer? Okurlar,
okuduklarına hemen inanıp ayaklanma peşinde mi koşmaya
başlarlar. Dinden, imandan mı çıkarlar? Bölücü mü olurlar?
Aklından bu tür olayı doğrulayacak tek örnek olan Namık
Kemal'in Vatan yahut Silistre adlı eserinin sahnede
oynandıktan sonra seyreden 30 - 40 kişinin sokağa fırlayıp
"yaşasın vatan" diye bağırmaları örneği mi geçiyor? Malum
Abdülhamit bu olay üzerine kitabı yasaklayıp Namık Kemal'i
de süründürmüştü. Gerçi sokağa kimse çıkmasa da sonuç
değişmeyecekti. Bu istibdat zihniyetiyle ülkemizde yazarlar,
çevirmenler halen süründürülmüyorlar mı? Bari Abdülhamit
zihniyetinden bir adım ileri geç. Ülkemizdeki siyasal ve
toplumsal olayları bir incele. Ezbere konuşma." deyip yüzüne
telefonu kapatıyorum.
Sözün kısası, ÇEVBİR
diyor ki "çevirmenler yargılanmasın". Bu ifade,
1 - "yazarlar
yargılanmasın", "editörler yargılanmasın", "yayıncılar
yargılanmasın", "matbaacılar yargılanmasın" ifadeleriyle
özdeştir. Kimse bu noktada kusur aramasın.
2 - Kitaplar asla suç unsuru
olarak görülemez ve gösterilemez. Dolayısıyla çeviri
faaliyeti de hiç bir şekilde suç olarak tanımlanacak bir
unsurla bağdaştırılamaz. Bunun tersini doğrulayan
uygulamaların olması, çevirmenlerin kusuru değil, yasa
yapıcı ve yasa uygulayıcıların ayıbıdır. Türkiye, bu ayıptan
bir önce kurtulmalıdır.
3 - Çevirmenler, sanatsal ve
bilimsel alana giren faaliyetlerinden dolayı savcılıklarda,
mahkeme salonlarında, cezaevlerinde süründürülmelerini
"tanımlanmamış bir meslek riski" olarak görmektedirler. Bu
risk, mesleğin yapılmasını güçleştiren bir faktör olmasının
yanı sıra ülkemizde alternatif düşünce akımlarının
tanınmasını ve tartışılmasını giderek daha fazla
engellediğinden dolayı ülkemizin zaten geniş olmayan düşünce
ufkunun iyice daralıp kararmasına yol açacak bir tehlikeyi
de beraberinde getirmektedir. Çağdaş Türkiye böyle bir
bedeli ödemeyi hak etmiyor.
ÇEVBİR, durumu
bir bütün olarak tespit edip uyarısını kamuoyuna
duyurmuştur. Kampanyaya destek veren kişi ve kuruluşlar
tarihe küçük, ama anlamlı bir not düşmüşlerdir. Artık hiç
bir şey eskisi gibi olmayacaktır.