Çevirmen: Mesleki Sorumluluk Sahibi Kişi’ye Katkı

 

 

Sabri Gürses

 

 

Tuncay Birkan metninde, “Sabri Gürses'i daha iyi anlıyorum” demiş, pek emin değilim bundan. Çevirmenin de insan ve meslek sahibi kişi olarak yargılanabileceğini, genel bir yargılanmazlık ve sorumsuzluk durumu olmadığını belirtmiştim. Bu anlaşılmamış.

Daha net ifade edeyim: Çevbir genel bir ifade özgürlüğü kampanyasına destek verebilir, vermelidir de. Fakat çevirmenin yargılanmamasını savunmaya, dahası, olası yasal düzenlemeler için kazanılmış hakları devretmeye yönelik öneriler getirerek (sözgelimi çevirmenin eser sahipliğinden çıkarılmasını önererek), emek hakkının tümüyle ortadan kalkmasını isteyenlere (yönetimlere, kurumlara) aracılık etmeye hakkı yoktur. Aksine, çevirmenin olabildiğince eser sahibi kılınması, mümkünse eser sahibiyle aynı telifi alması için çaba harcamalıdır: çevirmenin haklarının artması için çalışmalıdır.

Tersi bir durum, Çevbir’in çevirmenler birliği olmaktan çıkması, editörler, yayıncılar, hatta okurlar birliği halini alması demek olur.

Çevbir, çevirmenin işini seçerken de, işini yaparken de, işinin karşılığını alırken de özgürleşmesi, insanlaşması, kendini ifade eden ve sorumluluk sahibi bir birey haline gelmesi için çalışmalıdır. Çevirmen otomat değildir, kimse onu ücretini azaltmakla tehdit etmemeli, dil uzmanlığını ve uzmanlık kararlarını ortaya koyduğu zaman bir otomat gibi fişini çekmeye çalışmamalıdır. Çevbir çevirmenin otomat yerine konmaması için mücadele etmelidir.

 

İfade özgürlüğü

“Çevirmeni yargılamayın” kampanyasının görünen argümanı, çevirmenin metne sadık olduğu ve kaynak metinde yazılanlar, ifade edilenler konusunda sorumsuz olduğu. Fakat durup bir tartalım: çevirmen, uluslararası bir yayıncı şirketle yerel bir yayıncı şirket arasında yapılan anlaşma doğrultusunda yerel piyasaya sunulacak olan bir eseri yerelleştiriyor, çeviriyor.

Küresel kültür ve ekonomi yerel pazara hakim oldukça çevirmen özgürlüğünü, emek hakkını koruma gücünü kaybediyor: kitap seçmekte, çeviri kararı vermekte, geçimini güvenceye almakta, kendini bir kişilik olarak öne çıkarmakta zorlanıyor. Çevirmenden yerelleştiriciye dönüşüyor; kültüre katkı yapan kişi olmaktan çıkıp bir markayı, bir ürünü yerel pazarda satışını güvenceye alacak kişi haline geliyor. Otomatlaşıyor. Çevirmenin otomatlaşmasını engelleyecek en temel şey, onun çeviri kararlarıdır. Çevbir’in savunması gereken de çevirmenin karar verme hakkıdır.

Fakat hem çevirmen sorumsuzdur denir ve hem de ifade özgürlüğü vardır, savunulmalıdır denirse, burada çevirmenin karar verme hakkı gözardı edildiği gibi, ifade özgürlüğü düşüncesinin de içeriği boşalır: ifade özgürlüğü uluslararası şirketin ürününü markasını zedelemeden pazarlamak mıdır? Çevirmen bir kişi, karar veren bir birey, mesleki sorumluluk sahibi kişi olarak mı çeviriyor kitabı, yoksa yerelleştirici, geçimini sağlayan biri olarak mı? Geçimini sağlamak için inanmadığı metinlere aracılık mı ediyor, yoksa geçimle düşünce dünyası arasında bir uzlaşma sağlamış mı? Bir otomat mı, yoksa çevirmen mi? Yayıncı ürün seçebiliyor, uluslararası ürünün yerel pazardaki temsilinden sorumlu, çevirmen sadece bir nakliye aracı mı? İfade özgürlüğü mü istiyoruz, uluslararası pazardaki ürünün serbest dolaşım hakkını mı?

Oysa ifade özgürlüğü temel bir insani haktır ve çevirmenin hem insan, hem de meslek sahibi insan olarak buna iki kere sahip olması, sahip çıkması gerekir. Çevirmeni sorumsuz bir yerelleştirici, aracı olarak kabul edersek, çeviri çalışmasının toplumsal zeminini de ortadan kaldırırız ve geçmişte (erotik, politik vb.) çevirileri nedeniyle yargılanmış çevirmenlerin deneyimini de sahiplenemeyiz: Sabahattin Eyüboğlu, Babeuf çevirisi için yargılandığı zaman kendisini yabancı bir markanın tarafsız bir yerelleştiricisi olarak değil, bir kültür insanı olarak görüyordu. Bu kazanılmış, saygın konumdan geri çekilir, tarafsız ve sorumsuz olduğumuzu ilan edersek, ifade özgürlüğüyle çevirmen arasındaki temel bağı koparırsak, uluslararası şirketlerin ucuz emekle çalıştırdığı yerel aracılar haline geliriz. Yayınevinin bir sweat-shop’a dönüşmesini kabulleniriz.

Bunun görsel bir imgesi için şu manzara gözlerimizin önüne gelebilir: uluslararası bir şirket, Hindistan’da bir oda kiralamıştır, onlarca Hintliyi odaya doldurmuş, önlerine birer kulaklık ve ekran koyarak teknik servis bölümü olarak çalıştırmaktadır; Hintli emekçiler arayanlara şirketin adıyla yanıt vermektedir ve önlerine sunulan kaynak metin karşısında sorumsuzdurlar; bu şirket bir elektronik eşya şirketi de olabilir, porno şirketi de olabilir; polis baskın yaptığında, işyerinin sahibini yerinde tespit edemediği için, orada çalışanları tartaklamak ve işyerini mühürlemekle yetinir.

 

 

Öğretmen-Çevirmen

Aslında, bütün tartışma yaşadığımız son çeyrek asırlık bir zamanı ve öncesini unutmaktan, görmezden gelmekten, yeterince bilmemekten kaynaklanıyor. Türkiye’de, çok önemli kazanımlar elde etmiş olan emek hareketi son yirmi beş otuz yıl içinde ciddi bir şekilde bastırıldı. Çalışanların haklarını savunması çok ciddi şekilde olanaksızlaştırıldı. Keyfi bir şekilde de olmadı bu, uluslararası şirketlerin yerel pazara hakim olması sürecinde oldu. Kolay bir süreç de olmadı bu, daha bin dokuz yüz yetmişlerde başlayan, seksenlerde iyice şiddetlenen süreçte Türkiye’nin emek hakkı mücadelesi bastırıldı; sayısız insan öldürüldü, sürüldü, işsiz bırakıldı, ortadan kaldırıldı. İdeolojik çatışmalardan bahsetmiyorum, bizzat emekçi kayıplarından bahsediyorum: işçiler, memurlar, öğretmenler, yazarlar, çevirmenler.. Artık işlem tamamlandığı için fütursuzca özelleştirmelerden, işten çıkarmalardan, kadrolaşmalardan bahsedilen bir Türkiye’de yaşıyoruz. Çevbir de her adımı ve hareketiyle, bu Türkiye’de, böyle bir emek hakkı mücadelesinin tarihi içine yerleşiyor: tarihsiz değil.

Bu yüzden, çevirmenlere çok yakından benzeyen bir başka meslek grubunun başına gelenleri hatırlamakta yarar var. Mahmut Makal, 1976 tarihli bir kitabında, sadece düşünceleri nedeniyle, sadece derslerde (tıpkı çevirmenlerin kaynak metni aktarması gibi) ders kitaplarında yazılanları öğrencilere aktardıkları için “eşinden ayrılıp sürgün edilenler”, “açığa alınan ve görevine son verilenler”, “öldürülenler” “yaralananlar” ve “tutuklananlar”dan oluşan bir liste veriyor. Aynı kitapta birçok sorgulama örneği var. Sorgulamalardan birinin bir soru ve yanıtı çevirmenin sorumluluğu konusunda iyi bir örnek olabilir:

“İddia 12. Yunan Mitoloji’sini [derste] çok övdüğünüz, Türkçe parçalar üzerinde fazla durmadığınız.

Cevap 12. Yersiz ve ciddiyetten uzak bir iddia. Lise sınıflarının her üç kitabında da onlarca ünite olarak geçen Yunan Mitolojisi’nden bahsetmek kadar doğal ne olabilir? Çağımız sanat, kültür ve uygarlığının ve hatta tüm dünya kültürünün başlıca yaratmalarından ve gür kaynaklarından biri olan Yunan Mitolojisi ve onun ürünleri bulunan eserlerden normal ölçüleri içerisinde söz ettim. Türk Edebiyatı bahislerini de iddiacıların izan, idrak ve irfanlarının kavrayamayacağı kadar kapsamlı, yeterli, anlamlı bir biçimde anlattım, inceledim ve incelettirdim.”

Burada “çevirmen yargılamaları” denen olaylar için güzel bir model görünüyor: öğretmen A’yı değil B’yi (daha az ya da daha fazla) aktardığı için suçlanıyor ve buna bu konunun kaynak olarak kullanılan ders kitabında yer aldığı yanıtını veriyor. Tıpkı çevirmen gibi. Fakat Çevbir’in öneriyor göründüğü gibi, “ben sadece kitaptakini aktardım, müfredata bağlı kaldım” demiyor, “bu konudan bahsetmek doğaldır, gereklidir” diyerek insani ve mesleki sorumluluğunu üstleniyor.

Bu sorumluluğu savunmak eğer “kahramanlık” olarak tanımlanacaksa, tanımlanabilir. Çünkü Türkiye 1976’dan bu yana özgürlükler açısından ileri değil, geri gitti. O dönemde birçok öğretmen otomat olduğunu kabul etmiş olabilir, bu öğretmen kabul etmemiş. Benim açımdan saygın bir yeri var. Çevirmen de, bana göre, otomatlığı reddettiği ölçüde saygınlaşmaktadır.

 

 

Çeviribilim ve Kaynak Metne Sadakat

Bir bilim dalının kendini temellendirmek için nesne ve konularının onayını almaya ihtiyacı yok. Öyle olsaydı jeologlar kayalardan, tarihçiler parşömenlerden izin alırlardı. Fakat bir bilim dalının incelediği, araştırdığı özne-konularının onunla ilişki kurması, ondan yararlanması en hafifiyle akılcı bir davranış olur. Bu açıdan Tuncay Birkan’ın metninde sergilenen yaklaşımın Çevbir’i ne kadar temsil ettiği üzerinde düşünmek gerek: kanserli bir hastanın tıbbi yardım almama ya da çocuk yetiştiren bir annenin pedagoglardan yardım almama hakkı var, ama bu tıpta kanser olgusuyla ilgili bulguların doğruluğunu, çoğalmasını ya da annenin birçok anneyi inceleme sonucunda deneyim kazanmış olan pedagogun yapmayacağı hataları yapmasını engellemez, sadece kanserin bedene daha hızlı yayılmasını, çocuğun bitki gibi, bol televizyon seyrederek yetişmesini sağlar.

Bu metne bakıldığında, Çevbir’de çevirinin “iyi, kötü, sadık” olarak sınıflandırıldığı ve çevirmene bunun ötesinde herhangi bir özgürlük alanı tanınmadığı, dolayısıyla çeviribilime de yer olmadığı gibi bir izlenime varılabilir. Bu da entelektüel bir zemine oturması olası bir meslek birliğinin, bu zemini reddetmesi anlamına gelir. Büyük olasılıkla bu yaklaşım değişecektir, çünkü değişmeye zorunludur: çeviribilim bir bakıma, sibernetik gibi, ister istemez, kendiliğinden başvurulan bir bilimdir.

Kaynak metne bağlılık ya da sadakatin sınırları çeviribilim çerçevesinde de yasalaşmış konular değil. Bu yüzden bu konuları, bir örnek, Rusça çevirmeni olarak beni çok şaşırtan bir örnek üzerinden değerlendirmek istiyorum.

Mihail Bahtin de uluslararası entelektüel ortam ve şirketler aracılığıyla geldi dilimize. Komşumuz Rusya’dan, onun dilinden almak yerine, uluslararası entelektüel moda dili İngilizceden aldık kendisini. Bahtin’in kullandığı bir takma ad var: Voloşinov. Voloşinov adıyla “Marksizm i Filosofiya Yazıka” diye bir kitap yayınlamış 1929 yılında. Bu kitap Türkçeye 2001 yılında İngilizceden “çevrildi”. Kuramsal bir kitapta bu ikinci dil girişiminin saçma olması bir yana, çeviri bazı tuhaf özelliklere sahip. Örneğin, çok sayıda şöyle cümle var:

“İdeolojik her şey göstergesel değere (semiotic value) sahiptir.” (49)

“Cassirer’e göre, bir fikir en az bir madde denli duyumludur (sensory).” (50)

Fakat asıl tuhaflık kitabın yayına hazırlanma sürecinde. Kitap İngilizceden Mehmet Küçük tarafından çevrilmiş, İngilizceden Tuncay Birkan, Fransızcadan Nami Başer yayıma hazırlamış kitabı. Burada temel sorun şu: İngilizce, Fransızca çevirilerin doğruluğunu yayıma hazırlayanlar nasıl denetliyor? Bir sansür olmasa bile, metin zaten aslından kat kat uzaklaşmış değil mi?

Bu kitabı yayıma hazırlamış olanlardan biri, okur olarak şu talebi dile getirdiğinde nasıl yorumlamamız gerekir:

“Ben, mesela Dostoyevski'nin, Montaigne'in, Balzac'ın ya da Althusser'in metinlerini, her ne kadar kaçınılmaz olarak çevirmenin yeterliliğinin, birikiminin, Türkçe yeteneğinin, erek kültürdeki algı kalıplarının vs. filtresinden geçerek geliyor olsalar da, onlara ‘sadık’ kalan, onların metinlerini aklına estiği gibi kesip kırpmayan ve sürekli kendi fikir ve kanaatlerini kasten araya sokmayan, yorum ve söyleyiş özgürlüğünü suistimal etmeyen çevirmenlerin kaleminden okumak istiyorum, eninde sonunda o yazarların "kendilerini" okuyacağım zannıyla kitaba para veriyorum bir okur olarak çünkü.”

İkinci dilden, kaynak metin kontrol edilmeden yapılmış, parantezlerle süslenmiş çeviriler kaynak metne sadık mıdır? “Yazarların ‘kendilerini’ okumadığımız” kesin olan çevirilerdeki duruma ne ad vereceğiz? Bilindiği gibi, sansürün önemli bir özelliği okuduğumuz metnin sahihliğinden şüphe duymamıza yol açması, kaynak metni bozuk bir aynada göstermesidir; bu kontrolsüz ikinci dil çevirisi durumu da aynı özellikleri taşımıyor mu? Bunun üzerine düşünmek lazım.

 

Kişisel Not:

Tuncay Birkan’ın metninde başka şekilde hakaret sayacağım bazı ifadeler var (“Sabri devleti de "korumak" lazım yazarın, çevirmenin şerrinden, diye düşünüyor ki,” “statükocu ve devletlû bir polemikçiliğin alameti farikası” gibi); bunlar üzerinde durmayıp sadece çok yersiz ve manasız imalar olduklarını belirtmekle yetineceğim. Fakat “devleti korumak, devletlûluk, statükoculuk” dile geldikleri kadar hafif, kolay ifadeler değil; ben devleti, çevirmenin değil, fakat küresel ve yerel şirketlerin şiddetinden korumak gerektiğini; ve devleti (ya da isterseniz buna toplumsal üretimi paylaşım mekanizması deyin), yoksulların, çevirmenin devleti kılmak gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle de mevcut Çevbir yönetiminin, mevcut hükümete, kazanılmış hakların kaldırılması önerisini götürmeye dönüşen kampanyasını onaylamıyorum.

 

Kaynakça:

Marksizm ve Dil Felsefesi, V.N. Voloşinov, ç. Mehmet Küçük, 2001.

Karanlığı Zorlayanlar, Mahmut Makal, 1976.

 

 

 

 

 

 

Copyright©2006 Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği