Sabri’yle birçok konuda aynı fikirde
değiliz ki bu son derece doğal bir şey. Ama yazısında benim
ve yaptığımız kampanyanın üzerimden ÇEVBİR hakkında yanlış
ve insanları yanıltabilecek şeyler söylediği için son birkaç
şey daha söyleme gereğini hissettim. Polemiği daha fazla
sürdürmek niyetinde değilim. Kısa tutmaya çalışacağım (dedim
ama olmamış yine), o yüzden yazısından kimi alıntılar
yaparak maddeler halinde söyleceğim söylemem gerekenleri:
1.
Önce uzunca bir alıntı: “Çevbir genel bir ifade
özgürlüğü kampanyasına destek verebilir, vermelidir de.
Fakat çevirmenin yargılanmamasını savunmaya, dahası, olası
yasal düzenlemeler için kazanılmış hakları devretmeye
yönelik öneriler getirerek (sözgelimi çevirmenin eser
sahipliğinden çıkarılmasını önererek), emek hakkının tümüyle
ortadan kalkmasını isteyenlere (yönetimlere, kurumlara)
aracılık etmeye hakkı yoktur. Aksine, çevirmenin
olabildiğince eser sahibi kılınması, mümkünse eser sahibiyle
aynı telifi alması için çaba harcamalıdır: çevirmenin
haklarının artması için çalışmalıdır. Tersi bir durum,
Çevbir’in çevirmenler birliği olmaktan çıkması, editörler,
yayıncılar, hatta okurlar birliği halini alması demek olur.”
Nereden başlamalı bilmem, burada çok nahoş imalar da
seziyorum çünkü ama önce şu vurgulanmalı: Yaptığımız
kampanya Türkiye’de çevirmenin FSEK’le düzenlenmiş olan
hiçbir kazanılmış hakkını geri almıyor, bizi ilgilendiren
asıl yasa da budur. Sabri bu tezi yazının sonraki
bölümlerinde de dile getiriyor ve kesinlikle yanılıyor.
Çevirmen FSEK’e göre (ve sağduyuya
göre) “eser sahibi” değil, “işleme eser sahibi”dir. Zaten
bizim kurduğumuz Meslek Birliği de “işleme eser
sahipleri”nin kurduğu ilk meslek birliği sayılıyor mevzuata
göre. Basın Yasası’nda eser sahipleri arasında hala
çevirmenin sayılması da sadece (insana “kötü niyetli”ymiş
gibi gelen) bir unutkanlığın ürünüdür. Orada çevirmenin eser
sahipleri arasında sayılmasının çevirmene getirdiği hiç ama
hiçbir hak yoktur; sadece yabancı bir yazarın kitabı şu ya
da bu nedenle sakıncalı bulunacak olursa yargılayacak
birilerini tutma gayretkeşliğinin sonucudur çevirmenin orada
bulunması. Ona getirdiği tek hak da –bu bir haksa-
“yargılanma hakkı”dır. “Emek hakkının tümüyle ortadan
kaldırılmasını isteyenler” denen “kurumlar” da “yayıncılar”
oluyor anladığım kadarıyla ve biz de bu kampanyayı yapıp
çevirmenin adını eser sahipleri arasından çıkartarak
yayıncıların ekmeğine yağ sürmüş oluyoruz, demeye getiriyor
Sabri. (Bunun zerre kadar nesnel temeli olmadığını anlatmaya
çalışıyorum deminden beri, ama bir daha ve daha açıkça
tekrar edeyim: Çevirmenin adının o yasadaki eser sahipleri
arasından çıkarılmasıyla çevirmenin kaybedeceği tek bir hak
bile yoktur!) Peki varlık amacımıza ters böyle bir
acayipliği niye yapıyoruz ÇEVBİR olarak? Sabri’nin
yazısından benim çıkarttığım ima şu: “Çünkü artık –belki
Sabri en baştan beri, demeyi tercih edecektir- bir
çevirmenler birliği değil, bir editörler, yayıncılar
birliğidir ÇEVBİR, çünkü başkanı olan Tuncay Birkan bir
editördür, yani bir bakıma yayıncıdır ve editörlük
pratiğinde çevirmenleri otomata indirgemeye alıştığı için
burayı da –bilinçsiz, hatta belki de daha kötüsü bilinçli
olarak- böyle bir hale getirmeye, çevirmenlere de bu
otomatlık konumunu gönüllü olarak benimsetmeye
çalışmaktadır.” Eğer ortada böyle ifade edilebilecek bir tez
varsa (hiçbir zaman paranoyak olmadım ama saf da sayılmam,
yazıda durup dururken Çevbir’in editörler birliği olmasından
bahsediliyorsa kasıt arıyorum doğal olarak) şahsen buna
cevap vermeyi kendim için bir zul sayıp “ayıp!” demekle
yetinebilirdim belki, ama böyle kamusal bir platformda
sükutun ikrar sanılması riski çok yüksek olduğundan yine de
bir-iki kelam etmem lazım. 20’li yaşlarımın başından beri
aralıklarla sürdürdüğüm editörlük kariyerim boyunca 90
civarı kitabı redakte ettim, bir kısmını da neredeyse
yeniden çevirme pahasına, ama hayatımın hiçbir döneminde
birlikte çalıştığım çevirmenlere otomat muamelesi yapmadım.
Her zaman kendilerine ulaşmaya, önerilerim için onaylarını
almaya, redaksiyon deneyimini her ikimiz için de bir öğrenme
vesilesi olarak yaşamaya çalıştım. Birlikte çalıştığım
çevirmenlere sorabilirsiniz. Zaten kendimi de esasen
çevirmen olarak tanımlamaktan gurur duyuyorum, editörlük
fani, çevirmenlik bakidir benim gözümde. Ayrıca,
çevirmenlerin haklarına sahip çıkma mücadelesinin aynı
zamanda çeviri kalitesinin ve çevirmenin ve dolayısıyla
yayınevinin itibarının artmasına da doğrudan olumlu
yansıyabileceğini fark eden aklı başında ve işini doğru
dürüst yapmak isteyen yayıncılar da bize çeşitli zamanlarda
destek verdiler, üyelerimiz arasında bile ciddi sayıda
editör ve yayıncı var zaten. Bu çiftkimlikli insanlar bizim
için bir avantaj, yayıncıların derdimizi daha iyi anlamasını
sağlıyorlar. (Gerçi bizi destekleyen saygın yayınevleri
arasında bile özellikle parasal konularda eski
alışkanlıkların depreşebildiğini görüyoruz, ama bu ayrı bir
mesele). Yayıncılarla aramızda temelde emek-sermaye
ikiliğini temsil ediyor olmamızdan kaynaklanan antagonizma
elbette sürüyor, sürecek ama -küçük ya da büyük farketmez-
sermayedarlara ve onların yanında çalışanlara sırasıyla
“düşman” ya da “ajan” şüphesiyle yaklaşmanın hiçbir anlamı
yok. Son olarak ÇEVBİR başkanlığını da ben entrika çevirerek
falan elde etmiş değilim, çevirmenler için somut bir şeyler
yapma konusunda somut bir emek harcadığım, bir şeylere
hasbelkader öncülük yapmış olduğum için, 80 kusur insan beni
oraya –bilenler bilir, hakikaten iradem hilafına- oturttu.
Ben de bu güvene layık olmaya çalışarak, doğru bildiğim
yolda ama sadece kendi aklıma ve irademe güvenmeden, başta
YK’nın diğer üyeleri olmak üzere mümkün olduğunca bütün
üyelerimizden hemen her konuda fikir alarak yerine getirmeye
çalışıyorum bu hakikaten zor ama onurlu görevi. Bu tür
imaları da şiddetle reddediyorum, ÇEVBİR çevirmenlerin
meslek birliğidir, hiçbir zaman yayıncıların ya da
editörlerin birliği değil. Burada bir araya geliş amacımız,
çevirmene gün geçtikçe daha fazla “otomat” muamelesi yapmaya
alışmış kapitalist bir piyasayı çevirmen lehine düzenlemek,
çevirmeni işini iyi yapan, gerçekten seçme ve karar alma
özgürlüğü olan, emeğine her bakımdan sahip çıkan örgütlü bir
birey haline getirmektir. Emeğine sahip çıkmakla çevirdiği
kitabın her satırına, yazarın –yargı konusu olsun olmasın-
bütün fikirlerine sahip çıkmak arasında da dağlar kadar fark
olduğunu, kampanyamızın ruhuyla düşünce ve ifade
özgürlüğünün savunulması ruhu arasında hiçbir aykırılık
olmadığını önceki yazımda da uzun uzun anlatmaya
çalışmıştım, burada tekrar etmeyeceğim.
Israrla anlamak istemeyenler hariç herkes
anlamıştır.
2.
Yine uzun bir alıntı: “Çevirmen bir kişi, karar veren
bir birey, mesleki sorumluluk sahibi kişi olarak mı
çeviriyor kitabı, yoksa yerelleştirici, geçimini sağlayan
biri olarak mı? Geçimini sağlamak için inanmadığı metinlere
aracılık mı ediyor, yoksa geçimle düşünce dünyası arasında
bir uzlaşma sağlamış mı? Bir otomat mı, yoksa çevirmen mi?
Yayıncı ürün seçebiliyor, uluslararası ürünün yerel
pazardaki temsilinden sorumlu, çevirmen sadece bir nakliye
aracı mı? İfade özgürlüğü mü istiyoruz, uluslararası
pazardaki ürünün serbest dolaşım hakkını mı? Oysa ifade
özgürlüğü temel bir insani haktır ve çevirmenin hem insan,
hem de meslek sahibi insan olarak buna iki kere sahip
olması, sahip çıkması gerekir. Çevirmeni sorumsuz bir
yerelleştirici, aracı olarak kabul edersek, çeviri
çalışmasının toplumsal zeminini de ortadan kaldırırız ve
geçmişte (erotik, politik vb.) çevirileri nedeniyle
yargılanmış çevirmenlerin deneyimini de sahiplenemeyiz:
Sabahattin Eyüboğlu, Babeuf çevirisi için
yargılandığı zaman kendisini yabancı bir markanın tarafsız
bir yerelleştiricisi olarak değil, bir kültür insanı olarak
görüyordu. Bu kazanılmış, saygın konumdan geri çekilir,
tarafsız ve sorumsuz olduğumuzu ilan edersek, ifade
özgürlüğüyle çevirmen arasındaki temel bağı koparırsak,
uluslararası şirketlerin ucuz emekle çalıştırdığı yerel
aracılar haline geliriz.” Sabri kafasındaki ideal bir
durumdan, istediği kitabı seçip çevirebilmiş ve çeviriyi
daha çok siyasi, düşünsel ve sanatsal bir müdahale aracı
olarak kullanabilmiş çevirmenlerin ağırlıkta olduğu geçmiş
güzel (hakikaten güzel) günlerden kafasını kaldırıp reel
durumla sahiden yüzleşmeyi reddediyor, o reel durumu
nitelemek için kullandığı başlıca terimler ise “uluslararası
şirketler”, “markalar” gibi çağrışım gücü yüksek ama
analitik değeri çok düşük kavramlar. Şimdi, bu pasajda
sorduğu sorulara herhangi bir değer yargısı yüklemeksizin,
sadece yürürlükteki uygulamalara dikkatle bakıldığında
verilmesi gereken doğru yanıtların çevirmenin aleyhinde
olduğunu kendisi de biliyor: Türkiye’de son on- on beş yılda
çoğunlukla geçimini sağlamak için fazla seçicilik
gösteremiyor çevirmenler, kendilerini elbette bir “kültür
insanı” olarak görmek isteseler de verili piyasa koşulları
altında bu kimliği sahiden gerçekleştirme imkânları
ellerinden çok büyük ölçüde alınmış durumda. Maalesef durum
bu. Çevirmeni bahsedilen otomat konumuna indirgemek için
vargücüyle bastıran, doğru dürüst regüle edilmemiş olduğu
için çevirmene hâlâ işin kabasını alan ve elini sallasan
ellisini bulabileceğin yaratıklar muamelesi yapabilen bir
zihniyete sahip kapitalist bir piyasa hakim bu ülkede. Bunu
dile getirdiğimizde sadece bir tesbit yapmış oluyoruz, bu
durumu olumlamış falan olmuyoruz. Sadece her yıl devamlı
yeni yayınevlerinin kurulduğu, binlerce kitabın çevrildiği,
kaçınılmaz olanın gerçekleşip kitabın da metalaştığı*,
yabancı dil bilen insanların sayısının mesela bir 60’lı,
70’li yıllara göre kat kat arttığı ve hep “yedek işgücü”
gözüyle bakılan bu insanlar arasından ehliyetli ehliyetsiz
yüzlercesinin kitap çevirir hale geldiği yeni bir ortamda
(Eyüboğlu gibi, Vedat Günyol gibi “kültür adamı” kimliği
ağır basan çevirmenlerin gittikçe daha çok azınlık haline
geldiği bir ortam bu), yeni koşullarda icra ediyoruz
mesleğimizi. İşini insan gibi, yaratıcı ve kültür hayatına
katkısı olan bireyler olarak yapmak isteyen çevirmenler de
var elbette piyasanın bu tür baskılarına direnen. Zaten
ÇEVBİR tam da otomatlığa direnen, “kitap çevirmeni”
kimliğini ciddiye alan ve bahsedilen bu yeni koşullarda da
hak ettiği saygınlığa ulaştırmak isteyen bu tür
çevirmenlerin kurduğu, katıldığı ve yaşattığı bir örgüt.
(Sabri Gürses de üyemiz mesela!) Hukuki sorumluluk ile
ahlâki ve entelektüel sorumluluk arasındaki farkı bilen,
birincisini reddederken ikincisine sonuna kadar sahip
çıkılması gerektiğinin ayırdında olan, ifade özgürlüğünün
mesleğimizi insanca yapabilmek için ekmek gibi, hava gibi
temel bir ihtiyaç olduğunun farkında olan ve tam da bu ifade
özgürlüğünün bir parçası olarak çevirmenin seçtiği ya da
kendisine sipariş edilmiş olan kitapları özgürce, korkusuzca
çevirebilmesini sağlayacak bu kampanyayı düzenlemiş olan
çevirmenlerin örgütü. (Ayrıca bu meslek vurgusu da yeni bir
vurgu: 90’lar öncesinde çevirmenliği bir meslek olarak da
gören kişilerin sayısı çok azdı, hatta bunu söylemenin ayıp
olduğu, çevirmenliğin gönül işi olma yanını anında
sıfırladığı zannı hakimmiş gibi görünüyor dönüp
bakıldığında. Kitap çevirmenin kaçınılmaz olarak içerdiği bu
gönül işi yanının, çevirmenlerle aynı dünyagörüşünü
paylaştığını iddia eden kötü niyetli yayıncılarca
alabildiğine sömürülmesine toplu halde ses çıkaran,
haklarını örgütlü olarak arayan ilk kitap çevirmenleri
kuşağının bizim kuşağımız olmasından da belli bu. -80’lerin
başındaki YAZKO deneyimini unutmamak ve ayrıca tartışmak
gerekir elbette- Kitap çevirmenin gönül işi olduğu kadar bir
meslek de olabileceğine daha önce kimse inanamamış belli ki.
Asıl işinden artakalan boş zamanlarında sadece sevdiği
kitapları çevirebilen çevirmen imgesi/modeli hâlâ daha bir
romantik, daha bir ütopyacı geliyor kulaklara. Halbuki derin
düşünüldüğünde bizlerin “hem sevdiğimiz kitapları
çevirebilelim hem de bu işle geçinelim, bu işleri yapabilmek
için başka bir şeyler yapmak zorunda kalmayalım” gibi
kulaklara imkânsız gelen bir talepte direnmemiz bizim
tavrımızı aslında daha ütopyacı, kelimenin siyasi anlamıyla
“romantik” kılıyor: Biz bu yukarıda anlatılan yeni
koşullarda da sadece değerli, eleştirel, muhalif kitaplar
çevirerek yaşayabilmek için, yani “imkansızı istemek” için
bir araya geldik. Turgut Uyar’ın o güzelim şiirinde dediği
gibi, “şimdilik ve daha birkaç zaman” bunu sürdürebilmek
için ara ara pek de değer vermediğimiz, önemsemediğimiz,
kitapları da çevirmek zorunda kalıyoruz.) Son olarak
yayıncılık bağlamında “uluslararası şirketler” derken neyi
kastediyor Sabri, tam anlayamadım. Bahtin’in bile şirketler
üzerinden geldiğini söylemesinin nedenini de anlayamadım.
Zamanında gadri bilinmemiş ya da çok sınırlı bir çevre
tarafından tanınan birçok Rus, Doğu Avrupalı, Japon,
Afrikalı, Latin Amerikalı vs. yazar ve düşünür ancak
İngilizceye çevrildiğinde dünyanın dikkatini çekebiliyor,
bir tür lingua franca halini aldı İngilizce. Bahtin
de o yazarlardan biriydi. Fransızca ve İngilizceye daha önce
de çevrildiği halde, Fransa’da Todorov ve Kristeva’nın
gayretleriyle, Anglosakson dünyada da Michael Holquist’in
University of Texas Press tarafından yayınlanan
çevirileriyle ve hem bu akademisyen-çevirmenin hem de
Eagleton, Jameson gibi saygın ve önemli Marksist
eleştirmenlerin yorumları sayesinde Türkiye dahil bütün
dünyada geniş bir çevreye ulaştı eserleri. Bu işin
şirketlerle ne alakası var, anlayamadım o yüzden. Voloşinov
bahsine daha sonra geleceğim. Sırayla gidiyorum.
3.
“Bir bilim dalının kendini
temellendirmek için nesne ve konularının onayını almaya
ihtiyacı yok. Öyle olsaydı jeologlar kayalardan, tarihçiler
parşömenlerden izin alırlardı” diyor Sabri çeviribilimi
savunmak isterken. Kendisine bunun pozitivist bir bilim
anlayışı olduğunu, doğa bilimleriyle sosyal ve beşeri
bilimler arasındaki temel metodoloji farkını uzun uzadıya
anlatan birçok metnin Türkçeye de çevrilmiş olduğunu
hatırlatmakla yetineyim. Bu fark da kabaca şöyle
özetlenebilir: Sabri’nin örneğinden giderek konuşursak,
kayaların kendi yapıp ettiklerine dair bir anlamlandırma
sistemleri yoktur, onlar sadece “davranırlar”, sosyal
bilimlerin konusu olan insanlar (ve bu arada hasbelkader
çevirmenler de tabii) “davranmak”la kalmayıp bu
davranışlarını binbir çeşit anlam ve yorumla donatır, daha
doğrusu en baştan bu anlam ve yorumlara göre davranırlar.
Bunları dikkate almayan (dikkat buyrulsun: Bilimin bu anlam
ve yorumları kabul etmek ve yeniden üretmek zorunda olduğunu
söylemiyoruz, dikkate alması gerektiğini söylüyoruz),
üstelik konu edindiği yani nesneleştirdiği insanların da
dönüp (tam da o bilim dalının ürettiği bilgilerle
hesaplaşarak, kendi düşünce sistemleri içine bunları
“refleksif” –“düşünümsel” de deniyor– olarak da katarak)
tekrar özne olma potansiyeline sahip olduğunu göremeyen bir
sosyal bilim, terimlerde çelişkidir. İnsanları şeyleştirir:
Sabri çevirmenlere kaya muamelesi yapılabileceğini söylemiş
oluyor tam da yazının yarısını ÇEVBİR’in bir şekilde ihanet
ettiği (!) çevirmenlerin özneliğini savunmaya ayırdığı
halde. Ayrıca da ben yazımda
çeviribilimi bütün olarak reddetmedim. Ne haddime! Sadece bu
bilgi alanında hakim hale gelen bazı eğilimleri eleştirdim.
Buradan ÇEVBİR’in “entelektüel zemini” reddettiği vargısına
sıçramak ciddi bir hayalgücü istiyor.
4.
Tartışılan konuyla hiçbir alakası yok, ama Sabri
gündeme getirdiği için cevap vermek zorundayım: Evet,
Voloşinov’un o kitabını yayına hazırlayanlardan biri benim.
O sıralar Ayrıntı’dan ayrıldığım halde, rahmetli Mehmet
Küçük, dostluğumuzun hatırına benden özel olarak rica
etmişti çevirisine bakmamı, ben de kıramadım kendisini.
Bakıp epey bir öneride bulunmuştum, kimisini kabul edip
kimisini etmemişti. (İlginçtir (!) ama çevirmenlerle
editörlerin tam da böyle çalışması gerektiğine inanıyorum
galiba). Sonradan Fransızcadan da kontrol edileceğini
bilmiyordum, edilmiş ki doğru da bir düşünce. Zira eğer
kitabın özgün dilden çevirisini ve redaksiyonunu yapacak
ehliyette çevirmen veya redaktör bulamıyorsanız (Ayrıntı
Yayınları da bulamamış herhalde) iki çevirisi üzerinden
sağlamalar yapmaya çalışmak akıllıca bir tutumdur. Sabri’nin
aktardığı cümlelerde, ikinci cümledeki “duyumlu” sıfatı
hariç –ben şahsen bunu kullanmam asla, zaten metnin son
halinden de sorumlu sayılamam benden sonra neler yapıldığını
görmediğim için, ama Mehmet işine çok titizlenen ve mümkün
olduğunca doğru dürüst yapmaya çalışan, Türkçeye birçok
önemli metni başarıyla kazandırmış bir arkadaşımızdı– sorun
da göremedim. Ama başka yerlerinde sorunlar da olabilir,
çok mümkün. Türkçe gibi felsefe dilinin maalesef pek
oturmadığı bir dilde böyle çetrefil metinleri hiç sorunsuz
çevirebildiğini iddia edebilecek kimse yoktur. Bu tür
düşünce metinlerini, bazı az bilinen dillerden, kabul
edilebilir bir düzeyde çevirebilecek çevirmen sayısı çok
yetersiz ülkemizde (zaten o yüzden biz de ÇEVBİR’de ve
yahoogrubumuzda genç arkadaşlara belli alanlarda
uzmanlaşmalarını salık veriyoruz sık sık.): O yüzden de
belli bir karmaşıklık düzeyinin üstünde olan ve Japonca,
Çince, Rusça, Lehçe vs. gibi ehil çevirmen sayısının çok az
olduğu dillerden birinde, hatta zaman zaman İspanyolca,
Fransızca ve Almancada yazılmış kitapları bile İngilizceden
çevirtebiliyor yayıncılar, editörler; bu dilde bu tür
metinleri çevirme tecrübesi olan çevirmen sayısı görece daha
fazla olduğu için. Çevirmenler de bu düşünceyle kabul
edebiliyorlar bu tür siparişleri: Sözgelimi ben özgün dili
İngilizce olmayan birkaç kitap çevirdim, daha önce o
dillerden çeviri yapan ve felsefe terminolojisine ve
Türkçeye hakimiyeti yetersiz bulunan çevirmenlerden sonra
bana önermişlerdi o kitapları. Şu anda bir Georg Simmel
çeviriyorum mesela, çevirebilecek tecrübede çevirmen sayısı
çok az olduğu ve onlar da çevirmeyi şu ya da bu nedenle
kabul etmediği için. Yakından tanıdığım için onu da örnek
vereyim: Aslı Biçen de özgün dili Japonca veya İspanyolca
olan metinler çevirdi (ve bu çeviriler genellikle çok
başarılı bulundu, çünkü Türkçeleri çok güzeldi). Yine mesela
Sabri’nin çok beğendiğini çeşitli yerlerde ifade ettiği
Kapanda Üç Kaplan’ı da İngilizceden çevirmişti Seniha
Akar (Onun redaksiyonunu da yine ben ve yine İngilizceden
yapmıştım. Hakikaten çok güzel bir çeviridir. Bunu söylemek
için Sabri de ben de İspanyolcasına bakma ihtiyacı
duymuyoruz, çünkü işini iyi yapan çevirmen kendini önce
Türkçeye hakimiyetiyle belli ediyor!). Rahmetli Tomris Uyar,
Sabahattin Eyüboğlu, Pınar Kür, Melih Cevdet vs. gibi birçok
saygın isim de ikinci dilden çeviriler yapmışlardı.
Sabri’nin kendisinin de Werner Sombart’ın özgün dili Almanca
olan bir kitabını çevirdiğini biliyorum. Velhasıl, her dilde
bütün kitapları çevirebilecek donanımda çevirmen
yetersizliğimiz olduğu belli ve yayıncıların zaman zaman
kimi kitapları özgün dilinden değil de daha çok çevirmen
bulunabilen başka dillerden çevirtmek zorunda kalıyor olması
üzücü bile olsa sık rastlanan bir vakıa. Ama özgün dilden
yapılan çevirilerde, bir kitabın ikinci dilden çevrilmesiyle
yaşanacak zorunlu kayıpları katbekat aşacak sorunlar
yaşanabiliyor sık sık ülkemizde; çevirmenin ya o (kontrol
ettirecek kimselerin bulunamadığı) az bilinen dile yeterince
hakim olmamasından ve sık sık yanlış anlama tuzaklarına
düşmesinden ya da Türkçesinin yetersizliğinden dolayı
düpedüz hiç okunamayan, hiç anlaşılmayan o kadar çok çeviri
var ki maalesef! O yüzden ben şahsen editör olarak, bir
kitabın özgün dilinden İngilizce ya da Fransızcaya
çevrilirken çok büyük olasılıkla yaşanmış olan “kayıp”ları
göze almak zorunda kalabiliyorum. Keşke Rusça gibi az sayıda
çevirmeni olan daha birçok dilden sıkı düşünce ve edebiyat
metinlerini çevirebilecek donanımda çok sayıda çevirmen
çıksa. (Bu yüzden de ÇEVBİR olarak üniversitelerin filoloji
bölümleriyle de irtibatta olmamız gerektiğini, bunu da
değişmez bir kader olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum
ben şahsen). Ama bu dillerden yapılan çevirilerde
yaşanabilecek sorunları Sabri’nin yapmaya çalıştığı gibi,
sansürle aynı düzeyde göstermeye çalışmak düpedüz
mugalatadır. Ayrıca o Fransızca veya İngilizce çevirileri
yapanların uzmanlığını hiçe saymış olmuyor muyuz böyle bir
şey söylediğimizde, o dillerden yapılan kontrollerin
değerini her durumda sıfırladığımızda? Çeviriye hep şüpheyle
yaklaşan o kadim geleneği devam ettirmiş olmuyor muyuz?
Ayrıca, misal, siz doğrudan Rusçadan yaptığınız çevirinin,
İngilizin ya da Fransızınkinden daha iyi, daha anlaşılır,
daha “güzel” olduğunu yaptığınız işle kanıtlarsanız kimse
“bak İngiliz böyle demiş ama” diye başınıza ekşimez metni
İngilizceden denetlemeye çalışıyor olsa bile.
5.
Sabri’yi anlamamış olduğumu kabul edebileceğim tek
nokta var: İtiraf edeyim, ifade özgürlüğüne sahip çıktığını,
devletin kendini koruma refleksiyle resmi ideolojiden farklı
düşünen insanları yargılamasına açıkça karşı olduğunu, ilk
yazısında ve daha önce yazdığı bazı yazılarda aksi yöne
çekilebilecek bazı ifadeler yüzünden anlamamış olmam.
“Devletlu düşünür” gibi ifadeleri de bu yüzden kullanmıştım,
bu durumda bu ifadeyi memnuniyetle geri çekerim elbette.
Yine de “devlet” konusunda kendisiyle aynı şekilde
düşünmediğimiz anlaşılıyor, ama bu tartışmanın yeri burası
değil.
Sevgi Serper İçin Bir Dipnot:
Bu yazıyı yazdığım sıralarda Sevgi Serper’in
kısa yazısı da elime geçti. Hem Yiğit Bener’in hem de benim
yazılarımda geçen “kahramanlık” tartışması çok incitici
gelmiş Sevgi’ye. Ben ciddi bir yanlış anlama olduğunu
düşünüyorum: Zira Türkiye tarihinde birçok sahici ve
gerçekten de “kahraman” muhalif aydının, devletimizin yazıp
çizen insanlara ve aydınlara sittin senedir reva gördüğü
muameleye çok ağır bedeller ödeyerek direndiğini ne ben
inkâr edebilirim ne de Yiğit bey. Bu nitelikteki insanlara,
yani gerçekten bu sorunların kahrını çekip bu uğurda hapis
yatmış insanlara bir şey demek ne haddimize! Sorun elbette,
eminim ki iradeleri hilafına “kahraman olmuş” bu insanlarda
değil zaten, onlar adına konuştuğunu iddia edip herkesten bu
kahramanlığı talep etmenin devletin bu sistematik yıldırı
politikasına karşı girilebilecek tek anlamlı eylem olduğunu
vazedenlerde; kimsenin yazıp çizdiği, çevirdiği metinler
yüzünden, düşünceleri yüzünden yargılanmamasını sağlama
yolunda atılmış ufak ama etkili olabilecek stratejik ve
pragmatik bir adımı sırf “ufak” olduğu için neredeyse ifade
özgürlüğü davasına indirilmiş bir darbe gibi, bir ihanet
gibi görenlerde. Tam da Sevgi’nin söylediği gibi, “su içmek
kadar doğal şeyleri söylemek, yapmak bu memlekette
kahramanlık sınıfına giriyorsa”, bunu bir biçimde doğal
karşılamamızı söyleyen, muhalifliği neredeyse rutin bir işe,
bir mesaiye indirgeyebilen ve benim şahsen “sinik” bulduğum
tutuma itirazımız.
*
Bu arada şunu da mutlaka söylemek gerek: Türkiye’deki
yayıncılık ortamı gelişmiş kapitalist ülkelerdekinden çok
daha farklı ve kendine özgü özelliklere sahip. Bu saydığımız
son derece olumsuz özelliklerin yanısıra, çok şaşırtıcı
olumlu göstergeler de var: Hâlâ dünyada en fazla bağımsız
yayıncının olduğu ülke Türkiye mesela, eleştirel düşünce
kitaplarının yayınlanan bütün kitaplar içindeki oranının en
yükseklerde seyrettiği ülkelerden biri. Bütün bunları da göz
önüne katmak gerek, Türkiye’deki yayıncılık piyasasının
bütün aktörlerini hemen ezberden “uluslararası şirketlerin”
inisiyatifsiz aracıları konumuna indirgemeden önce.