Dil bizim için çok önemli çünkü biz çevirmeniz. Çevirmen olduğumuz için en iyi çevirilerin insanların kendi anadiline yaptıkları çeviriler olduğunu biliyoruz. Anadilimizin içinde o kadar rahat ve mutluyuz ki anadili konuşamamanın, kullanamamanın, onunla bir şeyler üretememenin ne büyük bir eksiklik olduğunu derinden hissediyoruz. Kaybolan diller için üzülüyoruz çünkü her dilde bambaşka durumları anlatan bambaşka kelimeler olduğunu, tercüme edilemeyen ifadeler olduğunu, dil olmayınca kültürün de en önemli taşıyıcısını kaybettiğini biliyoruz.
İnsan olmak bir dil sahibi olmak, bir dilin içinde yaşamak demek. Belli bir yaşa kadar dil öğretilmeyen çocukların beyinlerinin gelişmediğini ve daha sonra ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın dil öğrenemediklerini biliyoruz. Bazı kelimeleri söylerken ya da duyduğumuzda, bir şiire ya da şarkıya kulak kabarttığımızda, çok sevdiğimiz bir yazarı okuduğumuzda, aileden biri başka kimselerin kullanmadığı bir kelime söylediğinde duyduğumuz hazzı biliyoruz.
Şu anda Anadolu’da resmi dil Türkçe dışında onlarca dil konuşuluyor. Dört farklı dil ailesine ait bu diller ve tek bir hanede yani Anadolu’da ikamet etmekteler. Bu dillerin bir kısmı bu coğrafyanın adeta bir parçası haline gelmiş, bir kısmı göçlerle buraya kadar taşınmış. Bir kısmı geniş kitleler tarafından konuşuluyor, bir kısmı sadece bir iki köyde kalmış. Bir kısmı yeni nesillere aktarılmıyor ya da aktarılamıyor. Biz bu ülkede yaşayan insanların anadilleriyle ilişkilerini merak ediyoruz. Dil belli bir mekana, bir yere mi aittir, başka yerde ölür mü, yaşarsa nasıl yaşar, coğrafyaya ne ölçüde bağlıdır, merak ediyoruz. Bilmediğimiz bir dilin yabancılığını aşmanın, onu kullananları ötekileştirmeden bu zenginliği ve çeşitliliği yaşatmanın önemine inanıyoruz.
Bu söyleşi dizisini bir tür ortak dil işlevi gören Türkçenin dışında Anadolu’da şu anda konuşulmakta olan dillerin tarihlerini, hikayelerini öğrenmek için, insanın anadiliyle ilişkisini, yer yer çok mahrem ve vazgeçilmez olan bu ilişkiyi anlamak için düzenliyoruz. Konuşmacılarımızdan bize dilleriyle ilgili şahsi deneyimlerini (mesela büyüklerinden dinledikleri masalların, kolektif acı ve sevinçleri dışavuran şarkıların kendilerindeki izlerini), kendilerinin ve parçası oldukları dil topluluklarının anadilleriyle ilişkilerini nasıl gördüklerini ve yaşadıklarını anlatmalarını bekliyoruz. Bu dillerin tarihleri ve günümüzdeki durumları, birbirleriyle ve Türkçeyle alışverişleri, sözlü ve yazılı mirasları, edebiyatları hakkında bilgilenmek istiyoruz. Konuşabilen, yazabilen, kelimeler üzerinden düşünebilen bir varlık olmanın ne manaya geldiğini biraz düşünmek istiyoruz. Hem pek çok güzelliğin ve hazzın, hem de şiddetin, milliyetçiliğin, ayrımcılığın taşıyıcısı olan dilin, aydınlık ve karanlık taraflarını görmeye çalışmak istiyoruz. Bu tanıma ve anlama gayretinde hepinizi bize katılmaya davet ediyoruz.
Bu söyleşi dizimizin sonunda, katılımcılarımızın anadillerinde, kendi alfabeleriyle yazılmış birer öykü ya da masalın Türkçe çevirileriyle birlikte yer alacağı bir kitap oluşturmayı tasarlıyoruz. Ayrıca bu öykülerin kendi dillerinde okunmasından oluşan bir de CD’yi, mümkünse bilgilendirici görsel malzemeyle birlikte bu kitaba eklemek niyetindeyiz.
Yayımlama Özgürlüğü Komisyonu İşlevini Yerine Getirebildi mi?
4-5 Aralık’ta Ankara’da 5. Ulusal Yayıncılık Kongresi düzenlendi. Sonuncusu 1998’de düzenlenen Kongre’de yayıncılığa ilişkin pek çok konu ele alındı. Bu konular şunlardı: “Bir sektör olarak yayıncılık”, “yayımlama özgürlüğü”, “telif hakları”, “yayıncılıkta devletin rolü”, “çocuk ve gençlik yayıncılığı”, “eğitim yayıncılığı”, “akademik yayıncılık”, “süreli yayınlar”, “kitapçılık, dağıtımcılık”, “kütüphaneler ve derleme sorunları”, “yayıncılığın dünyaya açılımı” ve “çeviri politikaları”. Sözü edilen konularla ilgili olarak oluşturulan komisyonlar raporlar hazırladı ve son gün genel kurulun onayına sunuldu. Ben çevirmen sıfatıyla Yayımlama Özgürlüğü Komisyonu’nda görev aldım.
Dil bizim için çok önemli çünkü biz çevirmeniz. Çevirmen olduğumuz için en iyi çevirilerin insanların kendi anadiline yaptıkları çeviriler olduğunu biliyoruz. Anadilimizin içinde o kadar rahat ve mutluyuz ki anadili konuşamamanın, kullanamamanın, onunla bir şeyler üretememenin ne büyük bir eksiklik olduğunu derinden hissediyoruz. Kaybolan diller için üzülüyoruz çünkü her dilde bambaşka durumları anlatan bambaşka kelimeler olduğunu, tercüme edilemeyen ifadeler olduğunu, dil olmayınca kültürün de en önemli taşıyıcısını kaybettiğini biliyoruz.
İnsan olmak bir dil sahibi olmak, bir dilin içinde yaşamak demek. Belli bir yaşa kadar dil öğretilmeyen çocukların beyinlerinin gelişmediğini ve daha sonra ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın dil öğrenemediklerini biliyoruz. Bazı kelimeleri söylerken ya da duyduğumuzda, bir şiire ya da şarkıya kulak kabarttığımızda, çok sevdiğimiz bir yazarı okuduğumuzda, aileden biri başka kimselerin kullanmadığı bir kelime söylediğinde duyduğumuz hazzı biliyoruz.
ÇEVİRMEN: Ey sevgili editörüm, neden böyle yapıyorsun? Neden kendini geliştirmiyorsun? Seninle uğraşmaktan biz çevirmenler de kalem tadıyla çeviri yapma fırsatı bulamıyoruz. Halk da senin 'halk bunu anlamaz' takıntın yüzünden fazla ileri gitmiyor. Her çeviriyi belirli bir 'vasat'a redükte etme çabanın sonuncunda, okurlar da pek kendilerini geliştiremiyorlar, dönüp dönüp hep bildiklerini okuyorlar. Bütün o yazarlar, felsefeciler, Goetheler, Kantlar, Hegeller, Nietzscheler, Marxlar halk için mi yazdı? İşçi sınıfı ezberden Latince mi biliyordu da, Marx 'De te fabula narratur!' diyesiydi? Yoksa bütün Almanlar Gymnasium mezunu muydu o tarihte?
(Tamamı Varlık dergisi Kasım 2009 sayısında yayımlanmıştır.)
Çevirmenlik riskli iştir. Çevirmen bir çeviriyi bitirdikten sonra en azından bir kez daha okur, daha sonra bu çeviri yayınevinde redaksiyondan geçer, editör tarafından okunur ve bir son okumaya tabi tutulur. Gelgelelim, tüm yukarıdaki süreçlerden ve süzgeçlerden geçen kitapta herhangi bir yanlışlığın kalmamış olması beklenirse de, yayımlandıktan sonra birileri kitabı okur ve bazı hatalar bulur, illaki de bulur.
Bunları neden mi anlatıyorum? Çünkü başımdan geçenlerde böyle, ama çok daha tatsız bir olay geçti. Bir arkadaşımla Kadıköy’deki bir kitapevinde kitaplara bakıyorduk, arkadaşım oradaki kitaplardan birini gösterdi ve “bak bu bizim son yayımladığımız kitap, içinde senden söz ediliyor” dedi. Bu da beni derhal tedirgin etti, çünkü bu bir çevirmenin hiçbir zaman görmek istemeyeceği bir durumdur, zira herhangi bir yerde bir çevirmenden söz ediliyorsa, anlayın ki eleştiriliyordur, bir çevirmenin yazı yoluyla methedilmesi 30 yılda bir filan olur, ben de bu hakkımı maalesef(!) evvelce kullanmıştım. Neyse, lafı uzatmayalım, aldım kitabı elime, bakalım gene nerede ne hatamızı bulmuşlar diye açtım.
Şu an masa başında ter döken tüm çevirmen meslektaşlarımızın ve çeviri eserler sayesinde kendi dilinin sınırlarını aşan tüm dostların çevirmenler gününü kutluyoruz.
İnsani ve kültürel çeşitliliğin en önemli ayağı, hem bir kısıtlılık hem de muazzam bir imkân olan dil farklılıklarının yarattığı mesleğimizi zor koşullarda yerine getirmeyi sürdürüyoruz. Çevirmenlere çevirinin içeriğinden dolayı dava açma uygulaması yürürlükten kalkmış değil. Yayıncılık piyasasının da etkilendiği ekonomik krizden en çok zarar görenler, zayıf halka olarak görülen çevirmenler oluyor.
Öte yandan, örgütlenme ve işbirliği konusunda adımlar atmayı sürdürüyoruz. Bu yılki TÜYAP kitap fuarında çeviri alanında farkındalığı artırmak ve sorunlarımızı tartışmak için pek çok etkinlik düzenleyeceğiz.
Ortak çabalarımız sayesinde çevirmenlerin hak ettiği noktaya ulaşacağına inanıyoruz.
24.08.2009 salı günü bir heyet olarak Kocaeli (Kandıra)1 No.lu F Tipi cezaevi' ne gidildi. Heyet üyeleri : Tarık Günersel, Dünya Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye Merkezi önceki başkanı Gürol Koca, Kitap Çevirmenleri meslek birliği (ÇEVBİR) Aslı Biçen, Kitap Çevirmenleri Meslek birliği (ÇEVBİR) Tevfik Taş, Türkiye Yazarlar sendikası (TYS) Genel sekreteri Kamil Tekin Sürek, TYS YK üyesi-Avukat Gülseren Yoleri, İHD İstanbul Şube Başkanı-avukat C.Hakkı Zariç, TYS üyesi-şair Önder Çakar, Yeni Sinemacılar Grubu